EDEBİYAT




Utanırım Ya RABB(C.C.) !!!

Utanırım ya Rahman(C.C.) ! senin aşkın ile açan ve hoş kokular veren bir gül olamadım. Bir güneş olup doğamadım bir rüzgar olup esemedim.

Bütün mahlukat sana itaat ederken aşk ile Hu çeker aşk ile döner Yunus misali...

Utanırım ya Rahman(C.C.) ! gaflet uykularımdan utanırım. Sabahlara kadar sana secde eden bir Ebubekir (R.A.) bir Ömer (R.A.) bir Osman (R.A.) olamadım. Onlar gibi Rasule(S.A.V) aşık olamadım onunlayken bile hasret kalamadım...

Utanırım ya Rahman(C.C) ! Eshabı Guzinin tövbesinden utanırım. Uzeyr (R.A.) olup harama baktım diye vuramadım kendimi dağlara ağlaya ağlaya AFFET YA RABBİ (C.C) ! diyemedim.

Utanırım Ya Rahman(C.C) ! mümin din kardeşlerim zulm altındayken gidip Ali (R.A.)olamadım. Senin Rızan için öldüremedim onları. Ömer (R.A.) gibi hanımını çocuklarını yetim öksüz bırakmak isteyen gelsin diyemedim...

Utanırım Ya Rahman(C.C) ! korkamadım yatağa girip uyumaktan Seddad Bin Evs olamadım yataktan kalkıp sabaha kadar secde edemedim.

Ya Rahman(C.C) ! ne güzel kulların var ben onlardan olamadım. Simdi ağlıyorum sessizce. Sanki oturduğum yerde ölümümü bekliyorum. Yok misali yasıyorum.. Her vasıtaya bindik fanide simdi sıra tabut denen cansız ata binmekte...

Şehadettir arzuhalım nasib edermisin Ya Rahman(C.C) !!! Cennette Cemalinle şereflendirir misin bu acizi ?. RAHMETİM GAZABIMDAN ÜSTÜNDÜR buyurmuşsun. Rahmetinle muamele eyle bizlere biz aciz kullarınız. Öylesine bir ölüm nasip eyleki Azrail as geldiğinde hoş gelsin ve geldiğinde o görevini yerine getirmeden sen bizlerden Razı ol İnşa...

AMİN




gülgül

gülgül

gülgül


Ey can!
Ey Resulullah bahçesinin Gavs gülü!
Seni kim bir sabah ezanında
Yıllar yılı yatağında bulabildi ki?
Bir tas su dökülmüş gibi
O cehennemleri söndürecek
Nurlu gözyaşlarının döküldüğü sırdaş yastıktan başka…
Uzun secdelerin, boyun büküşün, el açışın,
Bu kadar gülenin haline ağlamakla af isteyişin.
Tarumar dünyanın gülistana çevrilişi gizliydi senin gece yarılarında…
Hani hane-i saadetten çıkıp
Ağır ağır yürürsün ya,
Hasretle yol gözleyen aşıklar meydanına…
Saadet sokağından tövbe mescidine doğru yürürsün ya,
Bir elinde asa bir elinde gül,
Denizlerin çalkalandığı nur ummana doğru.
Sanki önünde yürüyenin ayak izlerini takip edercesine.
Binlerce sevdalının beklediği mescide. Hani o girişin var ya…
Uzatırsın ya asayı nasiplisine
Yarılır ya saflar birden bire, meleşir ya kuzuların
O mübarek selamı bir verdiğinde sallanır dağlar bir bir.
Birden bire gül kokusu sarar tövbe mescidini
Çöle yağan yağmur misali…
Yürürsün mihraba doğru,
Sağa sola sadakalar dağıtırsın o nurlu nazarından ey gönül Sultanı..
Dönersin sevdiğin cihetine Ay Parçam..
Gel Ay Parçam! Yandı yüreğim gel!
Gözyaşlarımla ıslatsam yollarını,
Güller sersem yollarına nazlı Sultanım, gel özledim seni.
Gel ki gözlerim murad alsın,
Gel ki bağrımın derdine bir çare ol.
Gel! Susuz çöllere döndüm, yandım aşkın ile gel! Biçareler, ümit kapısı demiş sana gelmiş gel.
Benim ümidim,
Ömrümce kapısında dilendiğim, bir tek nazar kıl!
Ey ceddinin övündüğü yüce sultan gel..
Cuma’dır bugün, bayramdır. Bu gün sevindir evlatlarını gel.
Aman ! Güneş yüzünden mi doğar cihana?
Beyaz sarık başında, yoksa gelen sen misin ey Can?
Bu hutbede sevda var,
Bu namazda bir hal var,
Kulluk böyle olsa gerek ya Rab!
Sanki kalabalığın arasında yapayalnız gibisin. Omuzların ne geniş, dağlar mı var üzerinde?
Derdin bitmez mi senin hiç, sen sana gelen için hep gözyaşı mı dökersin?
Ey ağlayanları güldüren, karakışları yok eden bahar yüzlüm!
Açları doyuran cömert ağam! Ey biçarelerin elinden tutan kılavuz!
Ey yol bilmezlere rehberlik eden! Ey Sadatların gözbebeği!
Işığa koşuşan pervaneler misali yine ziyarete koşuşurlar birden,
Sen dinleye dinleye yürürsün, hücreye doğru.
Kısa da olsa ikindi vaktine kadar hasretin başlar.
O mescit çıkışında Ay Parçam, yönelirsin Merkad’a doğru,
Yol bilmezlerin tutup elini Dost’a doğru.
Senin ardından üç adım da olsa için atanlara ne mutlu!
Bahçedeki kuşlar cıvıldaşıp haber verdi Merkad’a senin geldiğini,
Pembeleşip de girdin Sultanlar huzuruna can Sultanım..
O girişte ki kurumaya yüz tutmuş ağaca nasıl da durup bir baktın!
Ne dedin gül kokulum, ne istedin gül yüzlüm?
Seninle onlar övünüyor, şahidim.
Ustası büyük olanın çırağı küçük mü olurmuş?
Sen ustalarınla övündün, alem sneinle övünüyor ey Hak Dostu!
O mübarek Kur’an’ı okuyup hediye ettin ya.. Arkanda saf tutanlar senin ettiğin duaya amin dedi sadece.
Şöyle bir baktım yürüyüşüne,
Elindeki asayı yere değdirişine..
Bembeyaz nurlu sarık nasıl da yakışmış ey aşk deryası! Nazar pınarlarından damla kapanlara ne mutlu!
Sevdiklerin hatırına mahşerde de peşin sıra yürüt bizi sevdiklerine doğru. Bırakma bizi n’olur!
Ne mutlu yolundan gelene, candan sevene, pişmanım diyene!
Ne mutlu çorbandan yiyene, seni görene!
Sana gönül verene ne mutlu!



Ne olur ALLAH
Günah işlerken alma canımı..,
Tevbe ederken al..,
Veya bir hayır işlerken,senin rızan için..

ALLAHım !
İnan zor,çok zor bu savaş..,
Şeytan zeki,nefsim ahmak,ben yavaş..
Öyle bir an geliyor ki ,
Deniz bitti,umut karaya vurdu diyorum..,
Rahmetin yetişiyor imdada..,oluyor bana yoldaş..
**
Ah bir kuvvetlendirebilsem imanımı..,
Nefs’imi istediğim kalıba bir sokabilsem..
Yazıkki imanla küfür atbaşı gidiyor..

Finiş çizgisine çok kalmadı biliyorum..
İpi göğüslediğimde,
İman olsun o göğsün içinde..

Ne olur ALLAH
ım !
Kafir olarak alma beni huzuruna..,
Yak gerekirse şu günahkar bedenimi..
Yıllarca cehenneminde..,
Ama son nefeste imanla al canımı,ne olur ALLAH
ım !..

Merhamet et şu günahkar kuluna,
Canım feda kitabının ,Habibinin yoluna..
Biliyorum günahkarım,isyankarım ben ama,
Rahmetinin büyüklüğü umudum,
Beni nefs’imin ve şeytanın eline bırakma ALLAH
ım !..

Eşref Abdullah



ım !



 
 
Sen Yanık Sevdamsın Efendim...


Sen yaralı serçemdin benim. Yüreğime kondun, bense söz eyleyip dilimden uçuramadım seni ya Resûlallah!

Kalbim seninle tanıdı sevdayı, bense kırmızı bir gül verip canana, tanıtamadım seni ya Resûlallah!

Ruhum sensiz kördü, karanlıktı. Sen, gören gözü idin ruhumun. Bense nefs gözlüğümü çıkarıp, gözümün ta içine bakanlara gösteremedim seni ya Resûlallah!

Sen ıslah ettin yüreğimi, huzuru oldun kalbimin. Bense nice sıkıntılı dostlarıma, yüreğimdeki senden bir buket sunup, huzur veremedim ya Resûlallah!

Sen solmasını istemediğim çiçeğiydin ruhumun, bense sünnetullah deryasından bir bardak su dökemedim sana ya Resûlallah!

Sen ziyafet verdin gönlüme, bense hadis sofrasına oturup lezzetini tadamadım ya Resûlallah!

Sen dertlerime ilâçtın, dermandın yaralarıma. Bense gözyaşlarımı su eyleyip içemedim seni ya Resûlallah!

Sen ki ahlâk merdiveninin zirvesindeydin. Bense terbiye çarığını giyip, huzuruna çıkamadım ya Resûlallah!

Sen bir hoşgörü pınarıydın, usulca aktın kalbimin derinliklerine. Bense içerine girip, günah kirlerimi yumamadım ya Resûlallah!

Sen ki yanık sevdamdın benim. Seni göremeyişin, göremeyecek oluşun ümitsizliği ateş olup yaktı beni. Bense Rahman'dan bir damla rahmet dilenip, bu ateşi söndüremedim ya Resûlallah!

Sen olmasan yoktu yüreğim, sen ki her şeydin benim için. Bense hiçbir şeyliğimi bilip, her daim boynumu bükemedim ya Resûlallah!

Yaşanılmaya en lâyık aşk sende idi, görülesi göz, duyulası söz sende. Bense Asr–ı Saadet'e benzemeyen şu ömrümde, seni bulamadım ya Resûlallah!
 



"Gözyaşı, kalp te olan ateşe delildir."
 
ALLAHIM ! BANA ÖYLE BİR GÖNÜL VER Kİ:

 Bir kuruluşun tepe noktasında yetkili olsam bile, bunu asla başka şekilde kullanmamalıyım. Günlük yaşamda "ben" yerine, daha çok "sen" sözcüğünü kullanabileyim... BANA ÖYLE BİR SEVGİ VER Kİ: Sonsuz bir hazine gibi bitmesin, çoğalsın daha da sevdikçe, doldursun sarsın çevremi. Hatta düşmanlarımı da sevebileyim... BANA ÖYLE BİR GÜÇ VER Kİ: Herkesten daha çok çalışabileyim, tutsak düşmeyeyim doğanın koşullarına, eşim ve çocuklarımı da mutlu et ki, mutluluğu başkalarına da götürebileyim... BANA ÖYLE BİR SAĞLIK VER Kİ: Düşünebileyim, konuşabileyim. BANA ÖYLE BİR ERDEM VER Kİ: İbadet edebileyim, iyilik etmeyi ve sevinçten buğulanmış gözlerle, teşekkür edenlere; bir şey yapmadım, anımsamıyorum diyebileyim. BANA ÖYLE BİR YETENEK VER Kİ: İyi eş, baba, anne, iyi komşu, iyi arkadaş, iyi vatandaş olabileyim. BANA ÖYLE BİR UMUT VER Kİ: Bugüne kadar yapmış olduğum hatalar için karamsarlığa düşmeyeyim, herşeyden aklanmış olarak yaşama yeniden başlamak üzere bağışlanabileceğimi bileyim. BANA ÖYLE BİR ANLAYIŞ VER Kİ: düşünebildiğim, yargılayabildiğim, inandığım, kahrolduğum, varolduğum şu anda bu sözleri söyleyebildiğim için şükredebileyim. BANA ÖYLE BİR TALİH VER Kİ : Yıllar sonra beni hatırlayanlar "herkese iyilik eden, tüm insanları seven,o düzeyde de sevilen bir kişiydi " diye konuşsanlar ve ben de huzur içinde olabileyim. BANA ÖYLE BİR İRADE VER Kİ: Birgün yenilip, içimdeki şeytanın kurallarına doğru yönelirsem; bu bir düşünce ise düşüncemi, bu bir adım ise ayağımı, bu bir uzanma ise elimi durdurabileyim. BANA ÖYLE BİR SABIR VER Kİ: Sükûneti bulayım, durabileyim, düşünebileyim.


âşık, mâşukunun yolunda olur 

Yavuz Sultan Selim Han, Mısır'ı fethettiğinde bir süre orada kalır. İdareyi eline alıp kendi hâkimiyetini yerleştirmek için bu elzemdir. Bu sırada bir çadırda kalıyor. Çadırı süpürüp temizleyen, yemeği yapan Mısırlı bir cariye vardır ki, Yavuz Selim Han sabah çıkınca, cariye geliyor, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gidiyor, akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına dönüyor.

Cariye nasıl olduysa bir kaç defa Yavuz Sultan Selim Hanı görür ve Ona âşık olur.Cariyenin aşkı dayanılmaz boyutlara ulaşıp da kalbine sığmaz hale gelince, ne yapacağını bilemez halde Halifeye açılmaya karar verir.. Halifenin karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamadığından, yazıyla ilân-ı aşk etmeye karar verir. Ve üç kelimelik bir not yazarak Halife hazretlerinin yatağına bırakır. Notta sadece üç kelime yazılıdır:

“seven gönül neylesin?”

Akşam çadırına gelip de yatağının üzerinde küçük bir kağıt parçası bulan Yavuz Sultan Selim Han, kağıdı okuyunca bu notu yazanın, çadırını süpüren cariye olduğunu anlar. Ve kâğıdın arkasına cevabını yazar:

“hiç durmasın söylesin.”

Kâğıdı aynı yere bırakır. Sabah olunca da çıkıp gider. Bir müddet sonra Cariye temizlik için çadıra geldiğinde ilk iş olarak kâğıdı arar. Kâğıdı bıraktığı yerde duruyor bulur. Kaparcasına kâğıdı alıp okuduğunda heyecanı bir kat daha artar. Halifenin cevabından cesaretlenen cariye, kâğıdı çevirip dünkü notunun altına şu cümleyi ekler:

“Korkuyorsa neylesin?”

Akşam olur. Halife çadıra döner. Kâğıdı okur ve cevabı yazar:

“Hiç korkmasın söylesin.”

Sabah bu cevabı okuyan cariye artık kararını vermiştir: Aşkını bu akşam halifeye söyleyecek. Ne olacaksa olsun artık. Ve o gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip Halifeyi beklemeye başlar. Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce cariyeyi kendisini bekler bulur. Cariye, Halifeyi görünce hemen ayağa kalkıp temenna durur. Yavuz Selim Han "Buyurunuz, sizi dinliyorum" deyince, cariye tüm cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturur. Heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuştur. Kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahcup bir sesle: "Efendim...” der. “Cariyeniz... Size..." ve cümlesini tamamlayamadan yığılıp kalır.

Kalbine sığmayan aşkını söyleyemeden ruhunu teslim eden cariyenin, bu tertemiz aşkı karşısında Koca Halife gözyaşlarını silerek etrafındakilere şöyle der:

“Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin. Zira âşık, mâşukunun 

 
2895 YIL ÖNCESİNİN BİR BAYRAMI...
 
Millattan 900 yıl önce insanlar bir tapınağa aşağıdaki yazıyı
asarak okurlar ve bayramlarını kutlarlardı.
İşte yazı:
"Gürültü patırtının içinde sukunetle dolaş,
sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma.
Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe
 herkesle dost olmaya çalış."
Sana bir kötülük yapıldığında...
Verebileceğin en iyi karşılık...
Unutmak olsun...
Ama kimseye teslim olma...
İçten ol, telaşsız, kısa ve açık seçik konuş.
Başkalrına da kulak ver.
Cahil olduklarında ve saçmaladıkları zaman bile dinle onları;
çünkü dünyada herkesin öyle bir öyküsü vardır.
Yalnız planlarının değil...
Başarılarınında tadını çıkar...
Nekadar küçük olursa olsun...
İşinle ilgilen...
Hayttaki dayanağın odur...
Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile
çalışmış ve yorulmuş olmazsın.
İşini öyle seveceksin ki başarıların bedelini
 ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de
 yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın.
Olduğun gibi görün...
Ve göründüğün gibi ol...
Sevmediğin zaman...
Sever gibi yapma...
Çevrene önerilerde bulun...
Ama hükmetme...
İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz.
Ve unutma ki insanlığın yüz yıllardır öğrendikleri bir
kumsaldaki kum tanecikleri değildir.
Aşka burun kıvırma sakın...
O çöl ortasındaki...
Yemyeşil bir bahçedir...
O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin
sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.
Kaybetmeyi...
Ahlaksız bir kazanca...
Tercih et...
Birincisinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı
 bir ömür boyu sürer.
Bazı idealler o kadar değerlidir ki o yolda mağlup
olman bile zafer sayılır.
Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.
Yılların geçmesine öfkelenme...
Gençliğine yakışan şeyleri
 gülümseyerek teslim et geçmişe.
yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini
engellemesine izin verme.
Rüzgarın yönünü...
 Değiştiremiyorsan...
Yelkenini...
Rüzgara göre ayarla...
Çünkü dünya karşılaştığın fırtınalarla değil,gemiyi limana
 getirip getirmediğinle ilgilenir.
Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki evreni
yargılamak imkansızdır..
Onun için kaygılarını sürdürürken bile kendinle barış içinde ol.
 Doğduğun zamanları...
Hatırlarmısın...
Sen ağlarken...
Herkes sevinçle gülüyordu...
Öyle bir ömür geçir ki...
herkes ağlasın ...
Sen öldüğünde...
sabırlı,sevecen erdemli ol...
Bütün servetin sensin...
Görmeye çalış ki ;
 Bütün olumsuzluklara rağmen "Dünya"
 İnsan oğlunun bu alemde ki yegane mekanıdır.
Zamanlar farklı olsada mekan aynı mekan.
Değişsede bin yıllar insanlar aynı insan
 
 
AŞK VE ZAMAN
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.

Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş.
Bunun üzerine hepsi, adayı terketmek için
sandallarını hazırlamışlar.
Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş.
Çünkü, mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.
Ada neredeyse battığı zaman,
Aşk, yardım istemeye karar vermiş.
Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde geçmekteymiş.
Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?"diye sormuş.
Zenginlik,"Hayır, alamam.
 Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.
Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş.
"Kibir, lütfen bana yardım et!"
"Sana yardım edemem Aşk.
Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin."
diye cevap vermiş Kibir.
Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk, yardım istemiş:
"Üzüntü, seninle geleyim..."
"Off, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."
Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş ama o kadar mutluymuş ki,
Aşk'ın çağrısını duymamış.
Aşk, birden bir ses duymuş:
"Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."
Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş.
Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki kendini
onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş.
Yeni bir kara parçasına vardıklarında,
Aşk'a yardım eden, yoluna devam etmiş.
Ona ne kadar borçlu olduğunu farkeden Aşk,
 Bilgi'ye sormuş:
"Bana yardım eden kimdi?"
"O, Zaman'dı" diye cevap vermiş Bilgi.
"Zaman mı?
Neden bana yardım etti ki?"diye sormuş Aşk.
Bilgi gülümsemiş:
"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar
büyük olduğunu anlayabilir..."
 

 
İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar
 ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi.
 Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar
göndererek  karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde
 ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. 
İstediği; birer karış yüksekliğinde, altından,
birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı.
 Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde
komşu ülke hükümdarına gönderildi.
 Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar:
"Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum.
 Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir.
 Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir.
O heykeli bulunca bana haber ver."
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı.
 Üç altın heykel gramına kadar eşitti.
Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı.
 Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle
incelediler ama aralarında bir fark göremediler.
Günler geçti.
Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu
ve kimse çözüm bulamıyordu.
Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr
olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi.
İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç,
hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.
Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı.
 Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi,
 sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
Teli birinci heykelciğin kulağından soktu,
 tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı.
 Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.
Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor,
oradan öteye gitmiyordu.
 
Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
* "Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.
* Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa,
 o insan da makbul değildir.
* En değerli insan,
 kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim
 
 
 
Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal tıraşı olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar. Değişik konular üzerinde konuştular.
Birden Allah ile ilgili konu açıldı...
Berber: " Bak adamım, ben senin söylediğin gibi
Allah'ın varlığına inanmıyorum."
Adam: " Peki neden böyle diyorsun?"
Berber: " Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın. Lütfen bana
söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur muydu,
terk edilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimse acı çektirmez, birbirini üzmezdi. Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum..."
Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü. Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki tıraş
olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berberin dükkanına geri döndü.
Adam: " Biliyor musun ne var, bence berber diye bir şey yok"
Berber: " Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim." Adam: " Hayır, yok. çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı."
Berber: " Himmm... Berber diye bir şey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?"
Adam: " Kesinlikle doğru! Püf noktası bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa, bu gitmeyenlerin tercihi. Işte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni..


Gelirim ey dost; ayaklarım kanasa da dikenlerden, dar kafeslerden kurtulup, kırıp zincirlerimi yine Sana gelirim. Gelmesem Sana, Sensizlikten yok olurum. Yolunda ölmek için, Seni ararken, Sende tükenmek için gelirim. Yalınayak, başı açık dosta kavuşmanın hayaliyle çıktım yola. 'Gül'e doğru savurdu rüzgâr beni. Dağın bağrındaki ateşten, kâinatı ısıtan güneşten sordum gül diyarını. "Güllerin Efendisi'nden destur almak için ne lâzım." dedim. O'nun adını duyunca; dile geldi dağlar ve taşlar, tebessüm etti güneş. Hepsi bir ağızdan, "Teri gül kokan Gül Sultanı'ndan kabul görmek için seher kapılarının önünde kul olasın, bel kırıp boyun burasın. Hakk'a yönelip el pençe divan durasın." dediler. Sonra, "İnsan olana saygı duyasın, kırık gönüllerde tahtlar kurasın, yaralı gönüllere muhabbetinle merhem olasın." diye nasihatte bulundular. "Hakk'ın sadık dostuna, hidayetin güneşine, inayetin gözbebeğine, rahmetin timsaline, rububiyet saltanatının dellâlına, kâinatın muallimine, Habib-i Zîşan'a ve O'nun âline ve ashabına milyon kere salât ve selâm olsun." dediler.

Âh Efendim, Can Efendim, Gül Efendim!

Dosta giden çile dolu yollarda, getirdiğin huzura, nurunun aydınlığına muhtacım. Bilirim kılâvuzu Sensin dosta çıkan yolların, haritası Sana emanet edilmiştir gül coğrafyasının. Günahkâr bedenimi yüklenip azıksız bir heybeyle, nuruna kavuşmak ve şefaatine ulaşmak için yöneldim kapına. Güneşin ağlayarak doğduğu bir vakitte, sızlanışım vardır ney misali. Serin seherlerde uykularımı kaçıran hasretin vardır. Seni ararken rüzgâra döktüm derdimi. Sessiz bir 'âh'la kanatlandı kuşlar. Ağır ağır aktı mavi bir menzile doğru bulutlar. Kanayan gül yapraklarından, yaralı bülbüllerden geldi selâmı baharın.

'Andım yine Seni her şey yâdımdan silindi
Hayalin gönlümün tepelerinde gezindi
Bu bir serap olsa da hafakanlarım dindi
Andım yine Seni her şey yâdımdan silindi.'

Hayalini kurdum binlerce yıl uzaktan. Bir tebessümüne hasret kaldı günahkâr bakışlarım. Sen bir serap gibisin içimin çöllerinde; yaklaştıkça uzaklaşan, uzaklaştıkça yaklaşan ve yakan... Hayalin bile serinliktir kavrulan ruhum için, hayalin bile tat verir acıyan yüreğime. Adın geldiği ve ismin can olduğu zaman cümlelerimin özüne, yok olur bütün düşmanlıklar ve savaşlar. İhtiyar dünya bin defa şahittir buna. Hz. Ömer'in öfkesi, potanda eridi Efendim. Hz. Vahşi, günahları için gözyaşı dökmeyi Senden aldığı nâmeyle öğrendi. Gel Efendim, bir gece yarısı cesedime can olmak için gel, damarlarıma aşkınla dolmak için gel! Ah Efendim, andım yine Seni her şey yâdımdan silindi.

'Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam
Ruhlar gibi yükselip de ufkunda dolaşsam
Bir yolunu bulup gönlünden içeri aksam
Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam.'

Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam. Aşkının odunda pervaneler gibi can verip yansam. Ebediyete ayarlı kalbimi, "Ya Bâkî Ente'l-Bâkî " sırrıyla Hakk'a hediye sunsam. Kalbini nasıl yarıp arındırdıysa melekler, ben de Seni rehber edinip kirlerimden arınsam. Rabbim'e giden yolda dünyadan firar etsem, merhametinin gölgesine sığınsam. Ürkek ceylan misali yanına sokulsam. Bir yolunu bulsam, muhabbet menbaı olan gönlüne aksam. Ve yanlış efendilere köle olmaktan ebediyen kurtulsam. Keşke hep aşkınla oturup, aşkınla kalksam..

'Anlasam vuslata ne zaman ferman gelecek
Hicranla yanan gönlüm durmadan inleyecek
İnleyip en taze hislerle hep bekleyecek
Anlasam vuslata ne zaman ferman gelecek?'

Anlasam vuslata ne zaman ferman gelecek? Beni de çağırır mı çağları delen sesin? Bir dua sonrası ay yüzünle yüzüme bakıp, "Günahkâr olsan da gel!" der misin? İçimdeki sancının adı nedir, Efendim? Nedir beni bu zamansız mekânsız hasrete çeken, bu yüreğimdeki ağırlık, bu mücrim halimle ötelere duyduğum iştiyak da ne?

Sadık dostun Ebu Bekir, öfkeye galip gelen Ömer, edep tacını giyen Osman, sırrını emanet ettiğin ilim kapısı Ali (r.anhum) hürmetine, beni de kucakla şefaatinle. Nerededir gönlüne akan yol? Sana vuslatın şartı can mıdır söyle? Kurban olsun canım Hakk'ın yoluna, vuslatına ferman gönder Efendim.

'Kalbim bir güvercin kalbi gibi titrerken ardından
Ne olur sana ulaşmam için kanadından
Bir tüy ver, pervaz edeyim hep ardından
Kalbim bir güvercin kalbi gibi titrerken ardından.'

Bedenim kafes Efendim, kalbim tutsak bir güvercin gibi titriyor kafesinde. Uzaklığın çekilesi dert değil. İsmini ansam gecenin ıssız saatlerinde, bir cuma sabahı uykuyu beyninden vurarak duaya dursam, gül kokan bir muştuyla gelir mi melekler? Korkuyorum bu gurbette Sensiz kalmaktan. Yüreğim Sensiz karanlık, yüreğim Sensiz gece... Sana doğru kayıyor gönlümün göklerinde yıldızlar. Bir gece kirpiklerim kapansa; Sen, gül kokunu yüklenerek bir bahar edasıyla gelsen güneş gibi ısıtsan buzdan duygularımı. Rüyalarım şeref bulsa güneşi kıskandıran cemalinle. Kur'an ilmini elinden içsem ab-ı hayat misali. Taif dönüşü ettiğin dua hürmetine kabul görsem tarafından, Efendim...

'Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren gül
Gel o bayıltan renklerinle gönlüme dökül!
Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül
Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren gül.'

Ey susuz kalanlar için parmaklarından pınarlar akan Sevgili! Yaradan, 'Habibim' demiş Sana, "Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım." diye ilân etmiş âleme. Ağaçlar köklerini sökmüşler toprağın bağrından yanına gelmek için. Hurma kütüğü inlemiş rıhletinin ardından. Ey taşlarla bile konuşan Sevgili! Bir gün gelsen bana, ağlayan gözlerimin tâ içine sürmeli gözlerinle nazar kılsan, nurun aksa gözlerimden gönlüme. Ve öylece yanarak menziline varsam.

'Mecnun gibi arkanda koşan kulun olayım
Bir kor saç içime ocaklar gibi yanayım
Sensiz geçen bu acı rüyâdan kurtulayım
Mecnun gibi arkanda koşan kulun olayım.'

Eğer dünya bir nefeslik dar mekânsa ve bu mekâna gelmek imtihansa kul için, Mecnun eyle beni de gerçek Leyla'ya. Hubeyb gibi, Mus'ab gibi, Enes bin Nadr gibi, Ashab-ı Bedr ve Şüheda-yı Uhud gibi... Candan canandan, evlâd u ıyalden geçerek Sana geleyim. Şehadet olsun sensizliğin bedeli. Bir kor saç ki içime, ocaklar gibi yanayım. Bu can yoluna kurban olsun ve anam-babam sana feda olsun yâ Rasulallah.

'Aklım Senden uzakta kaldığı günleri saymakta
Ruhuma sisli-dumanlı bir kasvet yaymakta
Göster çehreni ki güneş guruba kaymakta
Aklım Senden uzakta kaldığı günleri saymakta.'

Kalbimin çekirdeğinde inceden bir sızı; bu sızı Senden Efendim. Sensizlikle imtihan etmesin beni Yaradan. Sana ulaşmak zor olsa da Sana ulaşma arzusunu, Senden uzak kalma korkusunu içimden almasın. Bu diyarlarda vakit dolmadan, ölüm meleği emanetini almadan, güneş guruba kaymadan vaslına ermekle müjdelesin. Beni bensiz bıraksın; ama Sensiz bırakmasın.

'Son demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun
Gönlüm ufkunun en taze renkleriyle dolsun
Her yanda tamburlar çalsın neyler duyulsun
Son demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun.'

Ah Efendim, Can Efendim, Gül Efendim!

"Kefenimi saçlarımdan giymeye başladığım şu demde", Sana döndüm yüzümü. "Zaifem, bîkesem âcizem, alîlem, medet cûyem zidergah et ilâhî." Dualarım, hep Senden yana. Fidanları bile yeşertir gözyaşlarım. Kapanırken bu âlemde gözlerimde perdeler, Sen tut ellerimi. Öyle bir alayla gel ki beni almaya, sümbüller, nergisler, lâleler eşlik etsin endamına. Her tarafta tamburlar çalsın, neyler duyulsun, rüzgâr gül kokunu kâinata savursun. Ağaçlar, yapraklar bu neşveyle düğün meclisi kursun. Bari son demimde ruhum huzurla dolsun.



SEN,

''Siz insanlar için çikarilmis en hayirli bir ümmetsiniz, iyiligi emreder, kötülükten vazgeçirmege çalisirsiniz.. Çünkü Allaha inaniyorsunuz..'' Fermaninin sahibisin!..

SEN,

''Alemlere rahmet olarak gönderilen'' ve dehsetli mahser günü herkesin ''Nefsi! Nefsi!'' diye çirpinacagi bir zamanda, secdelere kapanip; ''Ümmetimi isterim Ya Rab!.. Ümmetimi bagislamadikça kalkmam'' diye feryad edecek olan Habib-i Kibriyanin ümmetisin!..

SEN,

Resûlullahin ashabina; ''Orduya yardim ediniz'' dedigi zaman, bütün servetini alip getiren ve Peygamberin ''Çocuklarina ne biraktin?..'' sorusuna; ''Allahi ve Resûlünü biraktim Ya Resûllullah!'' cevabini veren Hz. Ebûbekirin yolundasin!..


SEN,

Devlet reisi oldugu halde, içi su dolu bir tulumu sirtina yüklenerek halk içinde dolasan ve oglunun; ''Babacigim, niçin böyle yapiyorsun?'' sorusuna; ''Oglum! Nefsimi biraz begenir gibi oldum.. Onu zelil etmek, gururumu kirmak istiyorum'' diyen Koca Ömerin izindesin!



SEN,

Müslümanlar arasinda açligin ve kitligin hüküm sürdügü bir zamanda şam dan kendisine ait zeytinyagi, üzüm ve bugday yüklü olarak gelen bir deveyi yükleriyle beraber yoksullara tasadduk eden Hz. Osman’in ardindasin!..


SEN,

Cebinde bulunan 4 dirhem servetin 1 dirhemini gizlice, 1 dirhemini açikça, 1 dirhemini gece ve kalan 1 dirhemini de gündüz , kimsesizlere sadaka olarak veren ve Allah Resûlünün; ''Neden böyle yaptin ?''suâline ''Belki Allah bunlarin birini olsun kabul eder düsüncesiyle diyen Hz. Aliyi takip edensin!


SEN,

Allah yolunda cihada çikan ve karsisinda ATLAS Okyanusunu görünce, devesini
dizlerine kadar denize
sürerek, kilicini çekip; ''Ya Rabbi! Sahid ol! Önüme su uçsuz bucaksiz derya çikmasaydı senin sanini daha ileriye götürürdüm!'' diyen mücahidlerin pesindesin!..

SEN,

40 sene yatsi abdestiyle sabah namazini kilan Imam-i Âzamlarin, Malazgirt Ovalarinda Allah Allah sesleriyle at kosturan ve Anadolu kapilarini Müslüman Türklere açan Alp Arslanlarin arkasindasin!..


SEN,

Misafir kaldigi evde gece sabaha kadar ayakta duran ve; ''Biz Kuranin bulundugu odada ayaklarimizi uzatip yatmaktan hayâ ederiz'' diyen Osman Gazilerin torunusun!..

SEN,

Resûllullahin müjdesine nail olup, küfrün dogu kalasini, istanbulu fethederek Islama teslim eden, yeni bir çag açan Fatihlerin, dünyayi müslümanlardan baskasina dar gören Yavuzlarin, karalarin- denizlerin hakani Kanûnilerin neslisin!..

SEN,

Istanbulda okumaya basladigi Ezan-i Muhammediyeyi, Çaldiran ovalarinda bitiren, Tuna da aldigi abdestin namazini Afrika çöllerinde kilan, Hazer kiyilarinda getirdigi tekbir seslerinin yankilarini Viyana kapilarinda duyan kahramanlarin evladisin!..

SEN,

Vatanini, mukaddesâtini müdafaa ederken düsman kursunlarinin darbeleriyle bagirsaklari delik-desik disariya firlayan ve bir eliyle onlari karnina iterken, diger eliyle gögsünden bir baska kursunu eliyle çikarip, yaninda bulunan arkadasina; ''Al arkadasim! Sag olur da dönersen, su kursunu ogluma ver! Ve Ona de ki; ''Bunu sana baban son nefesinde gönderdi ve O da ayni sekilde ogluna aktarmazsa hakkimi helal etmem! '' dedi diye ulvî ruh örnekleri veren sehitler kafilesinin çocugusun!..


ISTE SEN BUSUN!..

ALLAHIM SENİ ÇOK SEVİYORUM
Dedim: Çok yalnızım.
Dedin: ...
فَإِنِّيقَرِيبٌ Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186
Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.
Dedin:
وَاذْكُررَّبَّكَفِينَفْسِكَتَضَرُّعاًوَخِيفَةًوَدُونَالْجَهْرِمِنَالْقَوْلِبِالْغُدُوِّوَالآصَالِ

Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205

 Dedim: Buda senin yardımını ister
Dedin:
أَلَاتُحِبُّونَأَنيَغْفِرَاللَّهُلَكُمْ
 
ALLAH' ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22
Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim.
Dedin:
وَاسْتَغْفِرُواْرَبَّكُمْثُمَّتُوبُواْإِلَيْهِ


(Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90

Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?
Dedin:
أَلَمْيَعْلَمُواْأَنَّاللّهَهُوَيَقْبَلُالتَّوْبَةَعَنْعِبَادِهِ ALLAH' ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve ALLAH' ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104.
 
Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı.
Dedin:
اللَّهِالْعَزِيزِالْعَلِيمِ (2) غَافِرِالذَّنبِوَقَابِلِالتَّوْبِِ ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3.

Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım ?
Dedin:
إِنَّاللَّهَيَغْفِرُالذُّنُوبَ
جَمِيعًا


ALLAH bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53. 
Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın ?
Dedin:
وَمَنيَغْفِرُالذُّنُوبَإِلاَّاللّهُ ALLAH' tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135.

Dedim: Ne kadar güzelsin ALLAH' ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum.
Dedin:
إِنَّاللّهَيُحِبُّالتَّوَّابِينَوَيُحِبُّالْمُتَطَهِّرِينَ
Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.
Birden 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim.
Sen de
أَلَيْسَاللَّهُبِكَافٍعَبْدَهُ

'ALLAH kuluna yetmez mi?' (Zümer-36) dedin.

Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim?
Dedin:
يَاأَيُّهَاالَّذِينَآمَنُوااذْكُرُوااللَّهَذِكْرًاكَثِيرًا (41) وَسَبِّحُوهُبُكْرَةًوَأَصِيلًا (42) هُوَالَّذِييُصَلِّيعَلَيْكُمْوَمَلَائِكَتُهُلِيُخْرِجَكُممِّنَالظُّلُمَاتِإِلَىالنُّورِوَكَانَبِالْمُؤْمِنِينَرَحِيمًا

Ey inananlar! ALLAH' ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.


KENDİ KENDİME DEDİM: 

ALLAH' IM SENİ ÇOK SEVİYORUM
.

 
Rabbü’l-Müstaz’afin
(Çaresizlerin Rabbi)

Allah Teâlâ, müstaz’afların (çaresizlerin, zayıfların, mazlumların, kimsesizlerin, gariplerin) yardımcısı ve dostudur. Allah’ın yardımı ne zaman? diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğrayan ve sarsılan çaresizlere Allah Teâlâ şöyle müjde vermiştir: “…İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.” (Bakara, 2/214)

Allah’a inanmaları sebebiyle sıkıntıya maruz kalan, işkenceye tabi tutulan, katliama uğrayan müstaz’aflar, dünya gözüyle güçsüz, sahipsiz, himayesiz görünseler de gerçekte onlar, imanları sayesinde güçlüdürler. Nitekim bu konuda şöyle buyurulmaktadır: “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer (gerçekten) inanmış kimselerseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.”
(Âl-i İmrân, 3/139)
Mü’minler, güçlü bir imana sahip olmanın verdiği azim, cesaret, sebat ve sabırla zalimlerin korkulu rüyası olmaya devam edecektir. Asıl güçsüz olanlar zalimler ve onlara destek verenlerdir. Er geç zalimlerin sonu gelecek ve Allah Teâlâ, mazlumların intikamını onlardan alacaktır.



 

















Bir yürek yangınına düçâr oldum ahûzârım...Alevlerin ortasında cayır cayır yanarken kaybetmenin derin sızısı kapladı içimi. Yanıyordum... Tam buldum derken seni, tekrar kaybettim.''Bir gün'' dedim içimden, bir gün tekrar bulabilir miyim seni? Yokluğumun, kimsesizliğimin içinden çıkagelir misin ansızın? Bir dağ başı yalnızlığının ortasında yine ağlayabilir misin yanı başımda?
UNUTMAYIN

Unutmayın:Güven oluşturmak bir ömür,güveni yok etmek ise bir dakika alır

*Unutmayın:Hayatta nelere sahip olduğunuz değil,kiminle olduğunuz önemlidir.

*Unutmayın:Başarınız,ona ulaşmak için neler kaybettinizle ölçülür.

*Unutmayın:Bir toplulukta onbeş dakika süreyle bir şeyler bilir görünmeniz mümkündür,ama sonrası için gerçekten bir şeyler bilmeniz gerekir.

*Unutmayın:Başınıza ne geldiği değil,başınıza bişey geldiğinde ne yaptığınız,nasıl davrandığınız önemlidir.

*Unutmayın:Başkalarını iyi ve doğru yapmaya çalışmak kuşkusuz önemlidir,ama asıl önemli olan,kendinizi başkalarını yapmak istediğiniz gibi olmaktır.

*Unutmayın:Cevap vermek düşünmekten daha kolay gelse de,cevap vermedn önce düşünmeniz gerekir.

*Unutmayın:Büyük başarılar elde etmek için bazen büyük riskler almak gerekir

*Unutmayın:Bazı istedikleriniz hiçbir zaman yerine gelmeyecektir.

*Unutmayın:Her şeyi bilmek ve herkese cevap vermek zorunda değilsiniz.

*Unutmayın:Kahraman denilen insanlar,bir şeyler yapılması gerektiğinde,yapılması gerekeni yapanlardır.

*Unutmayın:Bazı insanlar sizi çok sevdikleri halde sevgilerini size nasıl yansıtacaklarını bilemiyor olabilirler.

*Unutmayın:Ne kadar yakınlık,ilgi ve itham gösterirseniz gösterin,bazıları size hiç karşılık vermez.

*Unutmayın:İnsanları anlamak zordur.Düşmeniz halinde sizi tekmeleyeceklerini düşündüklerinizden bazıları sizi kaldırmak için ellerini uzatabilirler.Düştüğünüzde sizi kaldıracaklarını sandıklarınızdan bazıları ise sizi tekmeleyebilir.

*Unutmayın:Kendisiyle barışık ve kendine dürüst olanlar daha uzun soluklu olurlar.

*Unutmayın:Büyük acılar ve felaketler insanı olgunlaştırır.Bu anlamda acıyı tanımamış olmak en büyük acıdır.(Hamdım,piştim,yandım.)

*Unutmayın:İnsan zekanın karşısında belki eğilir,ama iyilik ve şefkatin önünde diz çöker.

*Unutmayın:Uzun yaşamak elimizde değil,ama adımızı yıllar boyu yaşatmak elimizdedir.Hayır eseri meydana getirmek adınızı ebedilleştirir

*Unutmayın:Bir aile ile devlati yönetmek arasında büyük bir fark yoktur.

*Unutmayın:Akıllı olmak da pek bir şey değil,önemli olan o aklı yerli yerinde kullanmaktır.

*Unutmayın:Alçak gönüllü olun.Bir insanın büyük olup olmadığını,onun alçak gönüllülüğünden anlayabiliriz.

*Unutmayın:Alışkanlıklarınızı aşmayı göze alamazsanız alışkanlıklarınız sizi esir alabilir.

*Unutmayın:Erişmek istedikleri hedefleri olmayanlar,çalışmaktan zevk alamazlar.

*Unutmayın:İnsan gençliğinde öğrendiklerini yaşlandığında kavrar

*Unutmayın:Hayatınız boyunca okuyabileceğiniz en iyi,en güzel kitap annenizdir.

*Unutmayın:Bazı anneler çocuğu aklından tutacaklarına,sadece elinden tutar.

*Unutmayın.Hiç kimse başkasının sevincini,yahut üzüntüsünüz tam olarak kavrayamaz.

*Unutmayın.Siz kendinizi yıkmadıkça sizi kimse yıkamaz.

*Unutmayın:İyi kararlar tecrübeyle verilir,tecrübe ise daha önce verilen kötü kararlarla kazanılır.

*Unutmayın:Veli kişi toprak gibidir.Toprağa her türlü hurda ve ıskarta atılır,ama topraktan hep güzel şeyler biter.(Ak Şemseddin)

*Unutmayın:Cesaret insanı zafere,kararsızlık tehlikeye,korkaklık ölüme götürür.

*Unutmayın: Dünyayı diyar diyar olaşıp güzeli arasak bile,şayet içimizde güzellik yoksa,hiç bir yerde onu bulamayız.(Emerson)

*Unutmayın:Veciz konuşmanın sırrı gereksiz sözleri sarf etmemektir.(Hz.Ebubekir)

*Unutmayın:İnsanları okumak kitapları okumaktan daha büyük bir gayret ve yetenek ister

*Unutmayın:Britüs,"baba"gözüyle gördüğü Sezar'ı belki ağlayarak hançerledi,ama hançerledi! (Petöfi)

*Unutmayın:Aptalı sık bağışlamak,onu ahlaksız yapar.(Cyrus)

*Unutmayın:Başarıyı en kötü biçimde kullanmak,onunla övünmektir.(Maupassant)

*Unutmayın:Başınızı daima yıldızlara dikerseniz önünüzdeki çukurlardan birine düşebilirsiniz.(Hz.Muhammed-asm)

*Unutmayın:Beklemesini bilen umuduna ulaşır.

*Unutmayın:Bilgisizler arasında bir bilgin,ölüler arasında bir diri gibidir.(Hz.Muhammed-asm)

*Unutmayın: Dünyanın geçer akçeleri ahirette geçmiyor.

*Unutmayın:Bugün etrafımız ne kadar dolu olursa olsun,yarın hepimizi koyu bir mezar yalnızlığı bekliyor.

*Ve unutmayın:Kefenin cebi yoktur.
GÜLLER...

Baharda açan çiçekler vardır, ömürleri kısadır belki;ama anlattıklarını bir ömür boyu unutamayız .
Uyanısın müjdesini verirler kalplerimize . Bizi sevgiye ve sevgiliye uyandırırlar.
An gelir; sevdiğimizin başında taç olurlar.
An gelir; sevgilinin hasretini anlattığımız dert yoldaşı olur ve bizi susturmadan dinlerler.
Sevgiliye sunulacak en güzel armağandır onlar.
Renk renk,koku koku,her biri ayrı bir nağmenin notası gibidirler.
Karda açan çiçekler vardır. Karları cesaretle delip geçer ve yüzümüze gülümserler. Baharın akıncılarıdır onlar . Kışın kasvetli ülkesini fethedip burçlara bayrak diken akıncı beyleridirler. Her biri bir fedakarlık destanının kahramanıdırlar.
Tozlarda taşlarda açan çiçekler vardır. Sanki açtıklarına pişman gibidirler. Tozdan dumandan silikleşen renklerini utangaç bir şekilde gösterir gibidirler. Kırları, dağları, yaylaları özlerler.Sükuneti, huzuru, barışı ararlar. Ve onlar da bizim gibi mutluluğu şehirde bulamazlar.
Açmadan solan çiçekler de vardır. Kim bilir hangi sevgilinin yasını tutmaktadırlar. Hangi ayrılığın hüznü ile solmuşlardır, kim bilir ?
Rahmet yağmurları bile onların solgun yüzünü güldüremez ama sevgilinin bir tek dokunuşu onları hayata döndürür. Bir öpücük yeter onlara; hemen gülüverirler .
Ama…Hepsinden Ötesi… Kalpte açan çiçekler vardır.Gıdaları aşktır.
Adı GÜL’ dür o kalp çiçeklerinin Kalpten başka bir yerde yetişmez. Başka bir yerde büyüyemezler
O GÜLLER aşkın sevdalısıdır.
O GÜLLER kalbin meyvesidir.
O GÜLLER cennetin aynasıdır.
O GÜLLER Muhammed rayihasıdır.
O GÜLLER hasretin kanlı yarasıdır.
O GÜLLER ötelerin rüzgarıdır.
O GÜLLER SEVGİLİNİN AYNASIDIR
 
TOHUM VE SÖZ
İlmin başı güzel dinlemedir.
Sonra anlama, sonra hıfzetme, sonra
onunla amel etme ve sonra da onu yayma gelir.
 Hikmetli söz söyleyenlerden bir zat
 şu darb-ı meseli aktarır bize:
 Tohum eken, tohumunu getirir
 ve ondan bir avuç alıp saçar.
 O tohumun bir kısmı yol üstüne düşer,
onu hemen kuşlar kapışırlar.
Bir kısmı, üzerinde çok az toprak bulunan bir
kayanın üstüne denk gelir.
Birazcık nemlenir, kök salar.
 Kökler sert kayaya varıp geçecek yer
 bulamayınca kuruyuverir.
 Bir kısmı, güzel fakat dikenli bir toprağa
 düşer bitip boy verince dikenler etrafını
 sarar ve boğarlar, işe yaramaz hale gelir.
 Bir kısmı da ne yol, ne kaya,
ne de dikenli olan bir toprağa isabet eder.
 Boy atar ve yararlı hale gelir.
 Bu misâlde tohum eken, hikmetli söz söyleyene;
tohum, hikmetli, doğru söze;
yola düşen tohum, dinlemek istemediği halde
dinleyen ve neticede de şeytanın kalbine
attığı düşüncelerle dinlediğini unutana;
 kayalığa düşen tohum güzelce dinleyen fakat
 onu uygulayacak gayreti taşımayan bir
kalbe havale eden ve anladığını ifsad edene,
dikenli toprağa düşen tohum,
söze kulak verip onu uygulamaya niyetli,
fakat kötü duygu ve isteklerin itirazı
karşısında boğulan ve dinlediklerini ifşa edip
 niyetlendiği şeyi yerine getirmeyene;
 ne yola ne kayalığa ne de dikenli toprağa düşmeyip,
 güzel bir toprağa düşen tohum ise,
sözü dinleyip onu uygulamaya niyet eden,
anlayan, yeri gelince uygulamak için sabırlı olup,
kötü duygulardan uzaklaşan adama benzetilmiştir.
 
 
 
İman  
 
 
İman çok önemli bir referanstır ve o,
 çok uzun bir yolculuğun en büyük beraat nişanıdır.
 
Geçim darlığı
 
Geçim darlığı,fakirlikten farklıdır.
İnsan, Allah’ın verdiğine kanaat ederse geçim darlığı çekmez.
Şayet gözü açsa, ne kadar da zengin olsa gene geçim
darlığından kurtulamaz.
 
İslam Düşüncesi
 
Temelde İslam, dinamik bir sistemdir ve
ancak hareketle inkişaf eder;
işlettirilmediği taktirde ise güdük ve kısır kalır.
Yaşama ve pratik, bu sistemin ruhu demektir.
 
Şükür fabrikası
 
İnsanlar her şeyi Allah’tan bilmeli kibir şükür
 fabrikası gibi şükran üretsin.
Her şeyi Allah’tan bilen insanın kalbi sürekli şükür
mülahazasıyla atar ve hep tevhid soluklar.
Aksine o, bazı şeyleri kendinden bilirse,
 o kalbin by-pass’a ihtiyacı var demektir.
 
Hac ve Evlilik Diploması
 
Hacca gitmek isteyenlerle evlenmek isteyenlere
 diploma vermeden hacca göndermemeli ve evlendirmemeli.
Haccın tamamiyeti ,şuurlu ve eğitimli olmakla ,
evlenip ana-baba olmak da ancak konuyla alakalı
 talim ve terbiye ile arızasız gerçekleşebilir.
 
Stres
 
Stres,İnancı,ümidi ve gelecek adına  hayali
olmayan insanların yaşadıkları halin adıdır.
İnanan insanda ise hafakan veya can sıkıntısı olur.
 
Kavganın Küçüğü Yoktur
 
Hiçbir şeyin küçüğü olmadığı gibi toplumsal
hayatımızda kavganın,
kavgaya götüren mülahazaların ve
yangının da küçüğü yoktur.
 
Virüs
 
Bir yerde bir virüs meydana gelince,
o orada hemen kendi nev’inin bayrağını
 dalgalandırmak için seri üretmeye geçer.
 
Dua Mülahazaları
 
Mülahazalarımı dua şeklinde ifade edecek olursam şöyle derim:
Allahım! Hidayet isteyen ve Senin hidayet murat buyurdukların,
bana saldırsalar bile,sen onları her türlü musibetten koru.
senden hidayet istemeyen ve Senin de hidayet murat
buyurmadıklarına gelince onları sana havale ediyorum.
 
Zor zamanlarda insan
 
İnsanların ağırlıkları ve mukavemet güçleri fırtınalarda belli olur.
Bazen dev gibi görünen insanlar,
küçük fırtınalarda yerle bir olabilir.
Bu yüzden Allah’tan mukavemet istemek ve
“Rabbena la tuziğ kulubena–Rabbimiz! Kalplerimizi kaydırma! “
duasını da dilden hiç düşürmemek lazımdır.
 
Dine vefa
 
Dine çok vefalı olmak demek,
çok rakhatlıkla Allah’ın bize verdiği her şeyi
 O’nun yoluna feda edebilmek demektir.
 
İnsan Hayatındaki Tahavvüller
 
İnsan hayatıyla alakalı umumi değişim ve
 tahavvüller laakal 25 sene ister…
 
Zalim cezasız kalmaz
 
İşlenen günahlar zulüm derecesine varınca
 Allah,o günahları affetmez.
Şunda zerre kadar şüphe edilmemelidir ki zalim,
 kesinlikle cezasız kalmaz.
”Zulüm ile abad olanın,mutlaka ahiri berbat olur.”
 
Esbapta Kusur Etmemek
 
Esbapta kusur etmemek,
daha sonra kadere taş atmama açısından çok önemlidir…
 
Islahçı
 
Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i şerifler takdirle ıslahçıdan bahsederler;
ne var ki,ıslah da bilgi ve marifet ister.
 
Kur’an’ı İyi Anlama
 
Kur’an iyi anlaşılsa,
onun Sünnet’e verdiği değer de anlaşılır.
 
Meşveret İnsanı
 
İnsanlar dahi olacaklarına,
meşveret insanı olsunlar…
 
Kötülük
 
Başkasının size yaptığı kötülük,
sizin başkasına yaptığınız kötülüğü mazur kılmaz.
 
Dünyevilik Biti
 
Dünyevilik her geçen gün bir kısım sineleri daha bir sarıyor;
evet farkında olmadan sürekli sarsılıyoruz.
 
Kendini Kontrol
 
İnsan,
”Durmam gereken yerde duruyor muyum?
Kalbim nasıl?
Vefalı mıyım?”
diye her an kendi kendini kontrol etmelidir.
 
 ...


EY NEFSİM;
 

KALBİM GİBİ AĞLA VE BAĞIR VE DE Kİ:
FANİYİM FANİ OLANI İSTEMEM,
ACİZİM;ACİZ OLANI İSTEMEM,
RUHUMU RAHMAN'A TESLİM EYLEDİM GAYRİ İSTEMEM.
İSTERİM FAKAT BİR YAR-I BAKİ İSTERİM.
ZERREYİM;FAKAT BİR ŞEMS-İ SERMED İSTERİM,
HİÇENDER HİÇİM FAKAT BU MEVCUDADI UMUMEN İSTERİM.
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ


********************

Eğer bir gün dünyaya ait çok büyük bir derdin olursa
Rabbine dönüp:
“Benim çok büyük bir derdim var”
deme!
Derdine dönüp:
“Benim çok büyük bir Rabbim var”
de!




Eğer sevda kendini sevgiliye adamaksa..
Eğer sevgi kardelen çiçeği gibi hürriyete açmaksa..
Şehadet en büyük aşk,
Şehit en büyük aşık ise..
Kendimi yoluna adıyorum Ya Rasulallah(s.a.v.)...
 
***************

Hicret bir kaçış değil, geri dönüp hesap sorma eylemidir.
Allah’ı sevmemiz mahlukatsız olmamalı,
mahlukatı sevmemiz Allah’sız olmamalı.

Elçi Padişah değildir.
 Ama Padişah’tan haber getirir.

Dr.Senai Demirci
***************
Hz. Ali, mezarlığa neden sık gittiğini soranlara şu cevabı vermiş:
- İki sebebi var. Anlattıklarıma itiraz etmiyorlar ve arkamdan gıybetimi yapmıyorlar.
*********************************
             **********************
 
Şu üç şey varki 
Allahın kuluna dargınlık alametidir:
1. Yüce Allahı anmadan geçen zamanın çoğalması
2.insanlarla alay edip onlarla eğlenmesi.
3.Gıybet etmesi.
 
"Sabah namazını kılan kimse Allah'ın himayesindedir. Dikkat et, ey Ademoğlu! Allah, bizzat himayesinde olan bir konuda seni sorguya çekmesin."
Hz.Muhammed(s.a.v)
 
 

***********************
Derdin sendedir.Fakat görmezsin.İlacın sendedir,fakat bilmezsin.Kendini küçük bir cisimmi sanırsın?Şu koca alem sendedir.  
(H.z Ali)
 

**************************
 
*************

Gülü ÖYLESİNE SEVMELİSİN Kİ SORANLARA DİKENİ YOK DİYEBİLMELİN...

****************

 Sen beni benim seni
sevdiğim kadar sev ki ,ben senin beni benim seni sevdiğim kadar sevdiğini bileyim.
********************
Sen benim hayatımda olduğun sürece, ne sen kimseye rakip ne de kimse sana rakipti..Çünkü sen benim için daima tektin
***********
 
.....Hüzünle titreyen gönle ince bir âh dokunur,Kalbi kırık olann kalbine Allah dokunur...

Gerçek sevgi; iyilik gördüğünde artmayan, kötülük gördüğünde eksilmeyendir.(Yahya bin Muaz)

 
Sevgi dediğin, aşk dediğin mahremdir, dile getirmek mahremine halel getirmektir.

-İskender Pala
 
Gönlündekini gizleme de gönlümdekiler meydana çıksın ; gücüm neye yeterse buyur , hemen yapayım..  MEVLANA

..........................  
Ey Nefsim; beni dinle
Yan diyorum sana, ateşlerin içinde yanan gibi yan
Can diyorum O'na anla beni, canımında içinde canan gibi can.
..........................................................................
 

 

Bilinmez hangi kırık kalbin duasıdır karanliklari aydinlatan.Bilinmez kim icin ettiğin duadir seni ayakta tutan..Hasret buram buram gül demet demet;lakin gül benden uzakta ben güle hasret!!!
.....................................................................
KraL OLsan Tacın Gider SuLtan OLsan Tahtin Gider... KraL DeğiLim Tacim Gitsin SuLtan DeğiLim Tahtim GitSin Ben Kendi HaLinde ßir Ağacim Fakat DaLimi Kiranin Ağacini Kökünden Sökerim.
......................................................................... 
 
''Açılırken avuşların sessizliğe ellerinin içindeyim...
Ağlamak geliyorsa içinden ağla....
Gözyaşının içindeyim!!......''
.....................................
Bana bugün Hakdan gayri daha yakın yokdur dostum.
 

..............................................
Alanda o verende o nedir senden gidecek;
Telaşını görenler can senin zannedecek..
...........................................
Bir iş boşsa bil ki dost, o iş gönlü etmez hoş!...
.....................

O (c.c) , VARKEN YALNIZLIK SADECE BİR KELİMEDİR...!!
......................................
“Allahım!. Senden hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği istiyorum“ 
..........................................................



 
"Biz aşk ehliyiz,kuru akıl ehli değil....Aşk ehli,davası için kendini feda eder.Akıl ehli ise,tedbirler peşinde koşar....Bizim tedbirimiz,imanımız için kendimizi feda etmektir!.."
 

 

 
.....................................................

“GAYEMİZ ALLAH,

ÖNDERİMİZ PEYGAMBER,


YOLUMUZ CİHAD,

EN BÜYÜK ARZUMUZ ALLAH YOLUNDA ŞEHADETTİR.”

.......................................................................


Biz burada gönül eğlendirmek İçin değil gönül'lerimizi Din'lendirmek İçin var'ız.
 
.........................................................
Benim Davam Beşeri Değil ki Ümidim Kırılgan olsun
........................................................

HiÇ KiMSe YoKTuR KiMSeSiZ,HeR KiMSeNiN VaRDıR BiR KiMSeSi.
BuGüN BeN KiMSeSiZ KaLDıM NeRDeSiN EYY KiMSeSiZLeR KiMSeSi...
..........................
BEN SENİNLE KARŞILAŞACAĞIMI BİLSEYDİM BAŞKA TÜRLÜ YETİŞTİRİRDİM KENDİMİ...
(İzzet Mirza)
 ..........................................................................
BEN ALLAHA DUACIYIM,
BU! DÜNYADA KİRACIYIM.
 ..............................................................................
 ........................................................................
Mesnevî: “Bu gönül evinin içinde kimin bulunduğunu biliyorsanız, bu gönül sahibinin kapısı önünde ettiğiniz terbiyesizlik nedendir?”.
..................................
"Vermek İstemeseydi, İstemek Vermezdi"
....................................
Hicret bir kaçış değil, geri dönüp hesap sorma eylemidir .
............................
 
 
MADEM ÖLÜM TEK BİR DEFA GELECEK ODA NEDEN ALLAH İÇİN OLMASIN
 
Yillarca ufkuna bakan gözlerim,
Cemalini ister ,canim efendim.
...................................................


Bakmak Ve Görmek...

Genc cift, yeni bir eve taşınmışlar. O gün sabah kahvalti yaparlarken,
komşu da camaşırları asiyormuş. Kadin kocasina 'Bak, camaşırları
yeterince temiz değil. Galiba çamaşır yikamayi bilmiyor. Belki de
sabunu doğru yerde ve yeterince kullanmiyor pasaklı!..' demiş.
Kocasi ona bakmış, hiçbir şey söylememiş, kahvaltısına devam etmiş.

Kadin, komşusunun çamaşır astiğini gördüğü her sabah sofrasinda
ayni yorumu yapmaya devam etmiş. Bir ay kadar sonra, bir sabah,
komşusunun çamaşırlarinin tertemiz olduğunu gören kadin çok
şaşirmiş 'Bak' demiş kocasına ' Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda.
Merak ediyorum, kim öğretti acaba?'

'Ben bu sabah biraz erken kalkip penceremizi sildim' diye cevap
vermiş kocasi gülümseyerek. 

Ahmet Riza

Londra'daki camii'ye yeni bir imam gönderilmiş. Adam şehire gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı söföre rastlıyormuş.

Bir Gün, bilet alırken söför yanlışlıkla 20 kuruş fazla vermiş.

Imam yanlışlığı oturunca, parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine düşünüyormus "20 kuruşu geri versemmi şöföre?"... ama içinden bir ses diyormuşki

"çok gülünç bir rakam , ve söförün umrunda değil.

Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten... sadece 20 kuruş onlara bişey yapmaz.

" Ve bu parayı saklayabilir diye düşünmüş tan gelen bir hediye gibi...

inecegi durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce söförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki : "paranın üstünü fazla verdiniz."

şöför gülümsemiş ve demiş ki : "siz camii'nin yeni imamısınız değilmi?

Aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyordum caminizde, islamı öğrenmek için,

ve bilerek size fazla para verdim nasıl tepki vereceğinizi gömek istedim."

inerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmış, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış, gözlerinden yaşlar dökülerek gökyüzüne bakmış ve demiş ki:





"ım az daha islami 20 kuruşa satıyordum!. .."



Bir Kuş Üç Öğüt...
“Adamın biri yol kenarına diken ekmiş. Önceleri zararsız gibi görünen bu dikenler, zamanla gelip geçenleri rahatsız etmeye başlayınca, şikayetler çoğalmış. Fakat, adam bu şikayetleri duymamazlıktan gelmiş. Derken, -u Teala’nın bir veli kulu gelip adama dikenleri sökmesini söylemiş. Adam da:

“Bir hayli gün var babacığım. Bugün olmazsa yarın; bir gün mutlaka o dikenleri sökeceğim” demiş.

Bunun üzerine dostu, adama şöyle demiş:

“Hep yarın diyerek bu işi erteliyorsun. Fakat, bil ki günler geçtikçe o dikenler büyüyüp güçleniyor, sense güç kaybediyorsun. Dikenler gençleşiyor, sense giderek ihtiyarlıyorsun...”

İşte, bizlerin işi de bunun gibidir. İşlemekte ısrar ettiğimiz günahlar, o adamın dikenlerine benziyor ki ‘tevbe’ ipine sımsıkı sarılmadıkça, günah daha ısrarlı yerleşir hayatlarımıza...
Başında dediğimiz gibi, sanırız ki kontrolümüz altında ve sanırız ki tövbe etmek, an meselesi!..

Hep erteleriz bir şeyleri, tüm umudumuzu yarınlara bağlayarak. Ve unutarak, bu günlerin de aslında ‘dün’lerin, ‘yarın’ı olduğunu.

Oysa, Alemlere Rahmet diye gönderilen Efendimiz sallu aleyhi vesellem, on beş asır evvel veriyor gereken cevabı:

“Yarıncılar helak oldu!”

Başka söze ne hacet...

Hep erteleriz bir şeyleri... Ve ne acıdır ki, fark etmeyiz asıl ertelediğimizin kendi hayatımız olduğunu!

Kaç ana-baba vardır, evlatlarının dini eğitimini hep bir daha ki yaza erteleyen...
kaç delikanlı namaza başlamayı bir başka Cuma’ya erteleyen..

Bir ilmihal, bir itikat kitabı veya Kur’an öğrenmeyi erteleyenler,

-u Teala’nın rahmet kapısı olan sohbetleri bir daha ki haftaya erteleyenler...
Ertelediğimiz zamanlara dek yaşama garantisini hangi merciden aldık?
’ın -cc- ‘Habibim’ dediği elçisi bile bilmezken ömür sermayesini; bizlere yarına dair bunca güveni kim veriyor ki, bu rahatlıkla erteleyip durmaktayız, her yarını bir sonrakine...

bizler , Bilmeliyiz ki, hayat tekrarı olmayan ‘tek filim’dir.

Ve ertelediğimiz her zaman dilimi, kendi hayatımızdan çalmaktır,

Peki, o zaman çözüm ne? Diyeceğiz

Çözüm, yapmamız gereken her ne ise onu ‘şimdi’ yapmak.

Zaten o ‘şimdi’ dediğimiz andan başka hangi zaman var elimizde; geçmiş gitti,
gelecek ise gelip gelmeyeceği belli değil!..

Öyleyse, elimizde olan en büyük sermaye, şimdiki an...

Tek gerçek zaman.

Ey nefsim!
İşlemekte ısrar ettiğin ne kadar günah varsa, hepsine şimdi tövbe ediyorum. Ve tövbemin ardından aynı günaha, bin kez dönecek olsan da bilesin ki, ben de senin ardından bin kez tövbe edeceğim ama hepsini bugün yapacağım. Çünkü ben ölüm meleğini, bir saniye bile ‘erteleyecek’ güçte değilim.

Sen de biliyorsun ki, hayat yapman ve yapmaman gereken pek çok şeyle dolu. Öyleyse illa bir şeyleri ertelemek istiyorsan, nefsinin arzularını ertele, dünyaya olan taleplerini ertele!...

“Ölüm, mü’min için nimet; kafir içinse felakettir” sözü, bu yüzden söylenmiştir. Kafirin hazırlığı yoktur.

Oysa mü’min, tüm yapması gerekenleri zamanında yapmış ve Rahman’ın emanetçisi geldiğinde ‘biraz daha zaman’ deme lüksü bulunmadığını unutmamıştır.

Durum böyleyken ey nefsim: Eğer muradın ebedi kurtuluşa ermekse, Resulüllah’a -sav- uy ve helak olanlardan olma!..

Şeytanın seni yolundan alıkoymak için telkin ettiği her ne varsa ertele!

Ama hayrı; ama güzelliği; ama Resulün ahlakı ile ahlaklanmayı, Rahman’a tabi olana tabi olmayı ve ille de kök salmış günahlarına tövbe etmeyi, sakın erteleyeyim deme!..

Ve bizler ! Bilelim ki, Hakka tabi olma yolunda, nefsimizin en ciddi hastalıklarından birisidir erteleme; ve biz biz olalım, bu hastalıkla mücadeleyi asla yarına ertelemeyelim!


Kıymet Bilmek

 

 


Bir adam hileyle, kuşun birini tuzağa düşürerek yakaladı.

Kuş dile geldi, yalvardı:

"Ey ulu insan, sen koyunları, öküzleri yedin, bir çok deveyi kurban ettin.
Bu dünyada onlarla bile doymadın, benimle mi doyacaksın?
Eğer beni bırakırsan ben sana üç öğüt vereceğim.
Bunlara uyarsan her müşkülün hallolur. Birincisini,
elindeyken vereyim, eğer beğenirsen beni bırakırsın.
İkincisini şu dama konarken, üçüncüsünü de şu ulu ağaçta söylerim,'' dedi.

Adam kuşu sıkı sıkıya tutarak:

"Haydi söyle bakalım, eğer beğenirsem seni bırakırım," dedi.

Kuşçağız ilk öğüdünü söyledi:

''Olmayacak sözü kim söylerse söylesin, inanma'' dedi.

Adam öğüdünü beğenerek kuşu bıraktı. Kuş uçarak damın saçağına kondu.
İkinci öğüdünü söyledi:

''Geçmiş gitmiş şeylere, kaçmış fırsatlara ah vah etme.'' dedi.

Sonra biraz geriye çekilerek orada bulunana ulu ağaca kondu:

"Karnımda on bir dirhem ağırlığında paha biçilmez bir inci vardı.
Eğer beni kaçırmasaydın, o şimdi senin olacaktı.''dedi.

Bunu duyan adam ağlayıp inlemeye, saçını başını yolmaya başladı.
Bunu gören kuş seslendi:

''Ben sana geçmiş gitmiş fırsatlar için ah vah edip üzülme demedim mi?
Madem fırsatı kaçırdın, neden üzülüp duruyorsun? Ya öğüdümü dinlemedin
yahut da sağırsın. Ayrıca sana olmayacak şeye inanma demedim mi?
Benim bütün ağırlığım üç dirhem, karnımda nasıl on bir dirhem ağırlığında
inci bulunabilir?''

Bunun üzerine adam kendi kendine:

''Şimdi söylediklerini daha iyi anladım. Haydi şimdi de üçüncü öğüdünü söyle bakayım'' dedi.

Kuş:

'' için o iki öğüdü güzelce tuttun da benden üçüncüsünü mü istiyorsun?
Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak toprağa tohum atmak gibidir.
Aptallık ve bilgisizlik yırtığı, yama tutmaz.
'' diyerek uçup gitti.

Ahmet Riza


 

 

Adamin bir acemi bir kölesiyle gemiye binmişti.
Köle o güne kadar hiç deniz görmemiş, gemiye de binmemişti.
Korkudan ağlamaya, inlemeye basladı.
Tir tir titriyor, feryadiyla ortaligi yikiyordu.
Avutmak için çok uğraştılar, ama bir türlü sakinleşmedi.
Bu arada sahibinin de keyfi kaçmistı.
iste herkes aciz bir vaziyetteyken
gemide bulunan yaslı bir zat adama gelip,
'Müsaade edersen ben onu susturayim' dedi.
Adam da sevindi.

Yaslı adam tayfalara emretti, köleyi denize attilar.
Köle birkaç kere suya battı çıktı.
Bu arada ona can kurtaran simidi attılar,
köle can havliyle ona yapisti ve tayfalar onu tekrar gemiye çektiler.
Köle gemiye çıkınca, bir köşede uslu uslu oturmaya başladı.

Yaşlı zatın yaptığı bu iş, kölenin sahibini hayrete düşürmüstü.
Ona `Bunun hikmet nedir' diye sordu.
Yaslı zat: 'Köle evvelce bogulma tehlikesi tatmamıştı.
Bu yüzden geminin kıymetini bilmiyordu` dedi

İşte
saglik, huzur ve mutluluk da böyledir,
bir felâket görmeyen kimse, bunlarin kıymetini bilemez...


Ahmet Riza


Herkes, insanlığı değiştirmeye çalışıyor, kimse, kendini değiştirmeyi aklından geçirmiyor.*
Basit bir insan zamanını nasıl öldüreceğini, değerli bir insan da nasıl kazanacağını düşünür.
Kibir, bele bağlanmış taş gibidir. Onunla ne yüzülür nede uçulur.
Sevmek, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır.
Bir fikrin acemi savunucusu, usta saldırıcısından daha zararlıdır.*
Toprağı alt üst etmeden bir şey ekilmez.*
Herkes aya benzer, çünkü; herkesin kimseye göstermediği bir karanlık yüzü vardır.*
Taşı delen, suyun kuvveti değil, dalgaların sürekliliğidir.*
Sakladığın sır, senin esirindir, açığa vurursan, sen onun esiri olursun.
Haklı olmak kral olmaktan daha iyidir.
Eğrinin gölgesi de eğridir.
Akıllı adam aklını kullanır, daha akıllı adam başkalarının aklını da kullanır.*
Aradığını bilmeyen bulduğunu anlamaz.
Elmas yontulmadan, insan yanılmadan mükemmelleşemez.*
Olgun adam bilgisini saat gibi taşır, çıkarıp herkese göstermez, lüzumu olunca kullanır.
Parayı köleniz yapın, yoksa siz onun kölesi olursunuz.
İnsan düşeceği yere çıkmamalıdır.
Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır.
Paylaşılan sevinç iki kat olur, paylaşılan acı yarıya iner.
İhtiyaçları yüzünden küçülmeyen insan büyüktür.
İnsanların yaptığı sahte paralar kadar, paraların yaptığı sahte insanlarda vardır.
Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.*
Kimi insan girdiğinde odayı aydınlatır, kimide çıktığında.*
Geleceği satın alabilecek tek şey, bugündür.
Uçurtmalar rüzgar gücüyle değil, o güce karşı uçtukları için yükselirler.*
Dünyada hiçbir yol, kalp ile beyin arasında ki kadar uzun değildir.
Para her şeyi yapar diyen adam, para için her şeyi göze alan adamdır.*
Ümit iyi bir kahvaltı; fakat kötü bir akşam yemeğidir.
Dünya tuzlu su gibidir, içtikçe susatır.
Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.*
Her istediğini söyleyen, istemediğini işitir.
Herkes yanlış yapar, ancak aptallar yanlışlarında direnirler.
Savaşta dövüşenler den çok kaçanlar ölür.
Kabul edilen bir yanlışlık, kazanılmış bir zaferdir.
En yükseğe erişmek için, en aşağıdan başlayın.
Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez.*
Mutluluk bizde olmadan başkasına verebileceğimiz tek şeydir.
Küçük şeylere gereğinden fazla önem verenler, elinden büyük iş gelmeyenlerdir.*
Hedefsiz gemiye hiçbir rüzgar yardım etmez.*
Zaferin büyüklüğü, mücadelenin zorluğu ile ölçülür.
İnsanın yalnız ekmeğe değil, şerefede ihtiyacı vardır.
Aptallarla tartışmayın. Görenler aranızda ki farkı anlamayabilirler.*
Özü doğru olanın, sözü de doğru olur.*
Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.
En basit şey insanın kendisini kandırmasıdır; çünkü insan genellikle istediği şeyin gerçek olduğuna inanır.
Tatlı suyun başı kalabalık olur.
Bir bu gün, iki yarına bedeldir.*
Zor iş, zamanında yapmamız gerekip de, yapmadığımız kolay şeylerin birikmesiyle meydana gelir.*
Hakikat belki yaşanır, fakat ölmez.
Dosttan beklenen, yanlış davrandığımızda yanımızda olmasıdır. Doğru iken, herkes yanımızda olur.*
Ülkeler kılıçla alınır, fakat adaletle korunur.
Çözümde görev almayanlar, sorunun bir parçası olurlar
İsteyin size verilecektir, arayın bulacaksınız, kapıyı çalın size açılacaktır.
Uzak mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri aşmakla mümkündür.
İçki kadehinde, denizde boğulanlardan çok daha fazla insan boğulmuştur.*
Kadınlar, erkekler kadar başarılı olamazlar. Çünkü onların hanımları yoktur.*
“Para her şeydir” diyen para için her şeyi yapabilir.
Nasıl bir hayat yaşıyorsan, öyle ölürsünüz. Nasıl öldüyseniz, öylede dirilirsiniz.*
Atalarının dindarlığı ile kurtulacağını zannedenler; babalarının yemesiyle kendi karınlarının doyacağını, içmesiyle susuzluklarının gideceğini, okumasıyla bilgili olacağını sananlara benzerler.*
Borç köleliğin başlangıcıdır.
Önce insanlar binaları düzenler, sonra da binalar insanları.
Güzel söz söyleyen, kimseden kötü söz işitmez.
Güçlü olan, zayıf yanını herkes den iyi bilendir; daha güçlü olan zayıf yanına hükmedebilendir.
Yemine gerek görmeyecek kadar sözlerine sadık ol
Hayatın her anı bir karar zamanıdır.
Hakikate, yalnız bir yoldan gidilir, fakat ondan uzaklaştıran yol binlercedir.*
Tuhaf şey! Yabancılar girmesin diye evlerinin kapılarını kilitliyorlar; sonra da… Televizyonlarını açıyorlar.*
Bir neslin kaderini, bir evvel ki nesil tayin eder.
Tecrübe, herkesin hatalarına verdiği isimdir.
Büyük acılar kadar bizi olgunlaştıran bir şey yoktur.
Gerçek arkadaşlık sağlık gibidir, değeri ancak yok olduktan sonra anlaşılır.
Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır.
Ya olduğun gibi görün, yada göründüğün gibi ol.
İyi kanunlar, vicdanların yazılmış şekilleridir.
Sevgi her zaman karşılık görür, ki de.*
Fırtınalar insanın denizi sevmesine engel olamaz.
Yanşadığında çocuklarından bekleyeceğin şey, senin babana yaptığındır.
Aşağıda olan, düşmekten korkmaz.
Hiçbir şeye gülmeyenle, her şeye gülenden sakının.
Dünyanın en yoksul insanı, paradan başka hiçbir şeyi olmayandır.*
Ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımız önemlidir.*
Tek bir soru bin cevap dan daha güçlü olabilir.
Hekimlerin yaptığı en büyük hata, ruhu düşünmeden yalnız bedeni tedaviye teşebbüs etmeleridir.
Herkes dünyanın nizama girmesini ister, fakat gayreti başkasından bekler.*
İnsanlar önce para kazanmak için sağlıklarını, sonra da sağlıklarını kazanmak için paralarını verirler.
İnsanın gözü karanlıkta da iyi görmez, fazla ışıkta da.*
Bilginin azı tehlikelidir.*
Büyük ve Üstün insan daima memnun ve rahattır. Küçük insan ise daima üzüntü ve telaş içindedir.
Elinizde alet olarak sadece çekiç varsa bütün sorunlar gözünüze çivi gibi görünür.
Zalimler için yaşasın cehennem
Yaşamak bir dağa tırmanmak gibidir. Tırmandıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş açınız genişler*
Tembellik dünyada en büyük israftır: hayatın israfı…*
Duygularınıza sahip olun yoksa onlar sizlere sahip olurlar.
Okumasını biliyorsan, her insanın bir kitap olduğunu görebilirsin.
Yalanı söküp atmadan gerçeği dikemezsin.
Bir şey feda edilmeden, hiçbir şey kazanılmaz.
Büyük sahtekarlar küçük ayrıntılarda doğrucudur.
Bildiğini bilenin arkasından gidiniz, bildiğini bilmeyeni uyarınız, bilmediğini bilene öğretiniz, bilmediğini bilmeyenden kaçınınız.*
Para iyi bir hizmetkar, kötü bir efendidir.
Hikmetli sözler taşa işlenen nakışlar gibidir.
Birinin kalbine girmenin iki yolu vardır. Kahkaha ve gözyaşı
Kuvvete dayanan adalet güçsüz, adalete dayanmayan kuvvet acımasızdır.
Eğri cetvel doğru çizgi bırakmaz.
Düşmanı affetmek, dostu affetmekten daha kolaydır.
Hepimiz aynı gök kubbenin altında yaşıyoruz, ama hepimiz aynı ufka sahip değiliz.
Mal cimrilerde, silah korkaklarda, kararda zayıflarda olursa işler bozulur.
Kendini yargılamak, başkalarını yargılamaktan daha zordur.*
Gecenin ne kadar uzun olduğunu ancak hastalar bilir.*
Dinini düzelten kişinin dünyasını da Allah düzeltir.
Bir şey için dik durmazsanız her şey için eğrilirsiniz.
Hırsızların en kötüsü, başkasının zamanını çalandır.
İnsan ne için yaşıyorsa onun büyüklüğü ve önemi kadar yükselir.*
Fakire sadaka veren Allah’a borç vermiş olur.
Dostluk bir ruhun iki bedende yaşayabilmesidir.
Taş ve sopalar kemikleri, sözler kalpleri kırar.
İnsan ne söyleyebildiğini bilmeli, fakat her bildiğini söylememelidir.
Yiğitlik intikam almakta değil, tahammül göstermektedir.
En uzun yolculuklar bile, küçük bir adımla başlar.
Erişmek istedikleri bir hedefi olmayanlar çalışmaktan da zevk alamazlar.
Söz uçar yazı kalır.*
Karanlığa küfür edeceğine bir mumda sen yak*
İnsan dış görünüşüne göre karşılanır, fikirlerine göre uğurlanır.
En iyi nasihat iyi örnek olmaktır.*
En iyi tebliğ, tebliğ edeceğin şeyi yaşamaktır.*
Gözler kendilerine, Kulaklar başkalarına inanır.
Nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız, başlayamazsınız.
İster mermi kullansın ister oy pusulası, insan iyi nişan almalı, kuklayı değil kuklacıyı vurmalı.*
Sınırı bir kere aşan için artık sınır yoktur.*
Kimse, komşuya ihtiyaç duymadan yaşayacak kadar zengin değildir.
Suyu hayal etmekle susuzluğunu gideremez, ateşi düşünmekle ısınamazsın.
Herşey ama herşey bir hatırlatma. Tabutlar... Bu kaçıncı çağrı, bu kaçıncı uyarı. İnsan duymuyor mu? Duymayack mı? koşun kurtuluşa diye ağlayan ezanları...
Pusulanın ibresi daima kuzeyi gösterdiği gibi, Müslümanda içine düştüğü her ortamda Allah'a yönelir.
Dünya yüzünde esenlik gözeten, dünya ötesini görebilmelidir.
Çözümde görev almayanlar problemin bir parçası olurlar.
Haddinden fazla öfke gayedeki hikmeti yok eder.
Ağzında bal olan arının kuruğunda mutlaka iğnesi vardır.
Çok iyi, iyinin düşmanıdır.
Bir şeyin tamamını elde edemiyorsanız, tamamındanda vazgeçemezsiniz.
Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyor diye onu haykırmaktan çekiniyorsa budaladır.
Bir adamın,benden başka herkes aldanıyor demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın.
Ertelemek Müslümların en kötü hastalığıdır.
Samimiyet olmadıkça Kuran kurtarmaz. Kuran'a uymadıkça samimiyet kurtarmaz.
Marifet iltifata tabiidir.
İslam'ın olmadığı yerde ahlâk aramak; deve dikenlerinin arasında pirinç tanesi aramak gibidir.
İnsanı iki şey öldürürmüş; birincisi sevmediği insanın silahından gelen mermi, İkincisi sevdiği insandan gelmeyen ilgi.

1’den önce sayı var mı?

 
Allahü teâlâyı inkâr eden zeki bir dehri [ateist] vardı. Hıristiyan din adamları 
bu dehriye cevap veremeyince, sana ancak İslam âlimleri cevap verebilir 
diyerek onu Basra’ya gönderirler. Basra’ya gelip, dünyada bana cevap verebilecek 
bir âlim bulamadım der. Herkese meydan okur.

Hammad hazretleri (hele önce bizim çocuklarla tartış, gerekirse âlimlerle görüşürsün) 
der, onun karşısına genç yaştaki Numan bin Sabit’i 
[imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretlerini] çıkarır. Dehri, çocuk denilecek 
yaştaki bir gençle tartışmayı gururuna yediremez. Kürsüye yumruk vurur, 
“Hani nerede, o meşhur âlimleriniz” der.

Genç Numan bin Sabit onu, onun silahı ile vurur. “Ne o der, demek benden korkmaya başladın?” 
Dehri bu söze tahammül edemeyerek ilk sorusunu sorar:
- Var olan şeyin başlangıcı ve sonu olmaması mümkün mü?
- Mümkündür.

- Nasıl olur?
- Sayıları bilirsin birden önce hangi sayı vardır?

- Bir şey yoktur.
- Mecazi bir olanın önünde bir şey olmayınca, hakiki bir olanın önünde
 ne olabilir?

- Peki hakiki olanın yönü ne tarafadır?
- Mumun ışığı ne taraftadır?

- Bir tarafta denemez.
- Mecazi ışık için böyle denirse ebedi nur olan için ne denebilir?

- Her var olanın bir yeri olması gerekmez mi?
- Mahluklar için öyledir.

- İlah kâinatta ise, bir yerde görünmesi gerekmez mi?
- Yaratan ile yaratılan mukayese edilmez ama sütte yağı görebiliyor musun?

- Görülmez.
- Sütte yağ olduğu bir gerçek iken, göremiyoruz diye nasıl inkâr edilir? 
Ben de sana bir soru sorayım: Senin aklın var mı?

- Elbette var.
- Var olan şey görünür dedin. Aklın varsa gösterebilir misin?

- Peki O, şu anda ne yapmaktadır?
-
Sen bütün soruları kürsüden sordun. Biraz da ben kürsüden cevap vereyim.

- Peki geç kürsüye.

İmam-ı a’zam olacak bu genç, kürsüye çıkıp, “Allahü teâlâ şu anda, senin gibi 
imansız bir dehriyi kürsüden indiriyor ve benim gibi bir muvahhidi kürsüye 
çıkarıyor”
der ve ardından Rahman suresinin (Öyle iken Rabbinizin hangi 
nimetlerini inkâr edebilirsiniz?)
mealindeki 28. âyetini okur. Kalabalık hep bir
 ağızdan istiğfara başlar. Bu arada dehri çoktan uzaklaşıp gitmiştir.
************************
*****************************************

Hazret-i Râbia.Hasan Basri'ye  şöyle demişti:
“Ey Hasan, Kadının aklıyla nefsânî arzuları arasındaki orantı nedir? Şayet erkeğin aklı ve nefsânî arzularıyla kıyas edilecek olursa, neticesi hakkında fikriniz ve görüşünüz nasıldır?”
Hasan Basrî hazretleri bu soruya şu cevabı verdi:
“Kadının aklı nefsânî arzularının yanında onda bir kadardır. Kadının hevâ ve heveslerine meyli aklî melekelerin- den dokuz misli daha baskındır. Erkeklere gelince erkeklerin aklı dokuz, fakat nefsânî arzuları akıllarına kıyasla birdir.”
Hasan Basrî’nin bu cevabı karşısında Hazret-i Râbia’nın verdiği cevap onun ne derece akıllı ve irâdeli ve ne derece Hak Dostu olduğunu göstermesi bakımından gerçekten çok düşündürücüdür.
Hazret-i Râbia (k.s.) şöyle cevap vermişti:
“Ben bir iple dokuz köpeği bağlamaya güç getirirken, siz erkeklerin dokuz iple bir köpeği koruyamayışınıza doğ- rusu çok hayret ediyorum.”
*************************************
BİR DERS BİN BİR İBRET
Hazreti Ömer,Medine’ye birkaç mil mesafede bir yere gidiyor. Uzaklarda,hüngür hüngür ağlayan üç çocukla çevrili bir kadın görüyor. Kadın,bir tencereyi karıştırmakta, bir şeyler pişirmektedir. İnsanlar hakkındaki “Büyük” tabirinden daha büyük Hazreti Ömer,kadına çocukların niçin ağladığını soruyor. Çünkü anaları,onlara iki günden beri yemek verememiştir; çaresi kalmayınca da tencereye su koyarak un kaynatıyormuş gibi taklit yapmaktan ve böylece çocukları oyalamaktan gayri elinden bir şey gelmez olmuştur. Hazreti Ömer,hemen Medine’ye gidiyor;taşıyabileceği kadar un,yağ,hurma alarak sırtına vuruyor ve aynı yere dönüyor. Halifeyi arkasından takip eden kölesi yalvarıyor:
-Müsaade et de ben taşıyayım.
-Hayır! Kıyamet günü benim yüküme ortak olacak değilsin!..
Hazreti Ömer,kadının yanına geliyor. Gıdaları teslim ediyor. Kadının neşe ve saadetten uçuşunu mahzun gözlerle seyrediyor. Ateşin yakılmasını bizzat üzerine alıyor. Yemek bittikten ve çocuklar,artık gözleri kuru,oynamaya başladıktan sonra,anaları ellerini açıp ta gönlün içinden şu çığlığı koparıyor:
-Allah sana mükafatını versin! Ömer’in oturduğu makama sen layıksın,o değil!
Ve Hazreti Ömer,Ömer’in kendisi olduğunu söylemeden,inci gibi gözyaşlarıyla süslü gözler ve gözlerinde gölge gölge düşüncelerle Medine’ye dönüyor.
BÖYLEYKEN?
EVET,EY BÜTÜN İNSANLIK! BÖYLEYKEN???
N.Fazıl Kısakürek/Mümin-Kafir

 
 

MÜSLÜMANA HARAM ÇEŞMESİ

Vaktiyle Bursa' da bir müslüman, eski adı "Yahudilik Yolağzı", bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş: "Her kula helâl, Müslüman'a haram!.."

Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye...

Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paça huzûra getirilmiş. "Bu nasıl fitnedir, dîni İslâm, ahâlisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu

Müslüman'a yasakla!.. Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?.." diye çıkışmışlar adama.

Adam:

- "Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin isbat ister, delil şarttır..."

dedikçe kadı kızmış:

- "Ne delili, ne isbatı?.. Sen fitne çıkardın, Müslüman ahâlinin huzûrunu kaçırdın, katlin vâciptir!" demiş.

Demiş ama, bir yandan da merak edermiş:

- "Nedir gerekçen?.." diye sormuş.

Adam:

- "Bir tek Sultan'a derim..."

diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan'a gitmiş, adam yaka paça saraya götürülmüş...Padiş ah da sinirlenmiş ama, diğer yandan o da meraklanırmış:

- "De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın, hem de her kula helâl,

Müslüman'a haram yazarsın?.."

Adam, başı önünde konuşur:

- "Delilim vardır, lâkin isbat ister."

- "Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?.."

- "O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultânım..."

- "Eeee?!.."

- "Sultânım, herhangi bir havradan (sinagog) rastgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak..."

Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Mûsevîler, "ne oluyor, bu ne zulüm?.. Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masûmdur, gerekirse kefâlet ödeyelim..."

Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş... Bir hafta dolunca, adam:

- "Sultânım, artık bırakmak zamanıdır" demiş.

Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer Sultan'a teşekkürler, hediyeler...

Az zaman geçmiş ki, adam:

- "Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz içinyaptırınız Sultânım" demiş.

Aynı şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça alınmış Pazar âyininden ve aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutlulukk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar... Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla daha bir sarılmışlar birbirlerine. ..

Sultan:

- "Bitti mi?.." demiş adama.

- "Sultânım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle" demiş.

- "Şimde nedir isteğin?.."

- "Efendim, pâyitahtımız Bursa'nın en sevilen, en sözü dinlenilen, itimad edilen âlimini alınız minberinden. .."

Adamın dediğini yapmışlar, Ulucâmi imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler...

Ve ne olmuş bilin bakalım?..

Bir ALLAH'ın kulu çıkıp da, "ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz? .. Hiç olmazsa va'zı bitene kadar bekleseydiniz" , gibi tek bir kelâm etmemiş, imamın peşinden giden, arayan-soran olmamış...

Geçmiş bir hafta, "nerde imam" diye gelen-giden yok!.. Aptal ve câhil bir imam tâyin edilmiş yerine, ne konuştuğunu kendi kulağı duymayan tam yobaz cinsinden biri... Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta derdest edilen koca âlim için:

- "Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik.. ."

- "Kimbilir ne halt etti de tevkif edildi!.."

- "Vah vaah!.. Acırım arkasında kıldığım namazlara... "

- "Sorma, sorma..."

Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:

- "Eee, ne olacak şimdi?..

Adam:

- "Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan.".

"Haklısın" demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş:

- "Ey büyük Sultânım, siz irade buyurunuz lûtfen, böyle Müslümanlar'a su helâl edilir mi?.."

Sultan acı acı tebessüm ederek konuşmuş: "Hava bile haram, hava bile!.."..

*******************************************
TIKANDI BABA

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
"Tıkandı Baba, çay getir!.."
"Tıkandı Baba, kahve getir!.."
Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş.
– Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı Baba meselesi?
– Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı Baba.
– Anlat Baba anlat! Merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi.
Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
Bir gece rüyamda birçok insan gördüm, her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.
Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı.Ben yine açmak için uğraşırken bir zat göründü ve: “Tıkandı Baba, tıkandı. Uğraşma artık”, dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı Baba”ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı Baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına:
“Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş.
Sultan Mahmut’un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba’ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis.
– “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya.
Taze baklava, güzel baklava!
Bu esnada oradan geçen bir adam baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.
Müşteri baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış ki her dilimin altında altın var. Ertesi akşam adam acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş.
Müşteri hiçbir şey olmamış gibi: “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş. Tıkandı Baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı Baba’ya her akşam baklavalar gelmiş ve adam da her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut:
“Bizim Tıkandı Baba’ya bir bakalım” deyip Tıkandı Baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan:
– “Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş.
– Geldi sultanım!
– Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
– Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım.
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş:
“Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel” deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş.
“Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda, düştü düşecek. Sultan demiş;
“Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar” demiş ve askerlerden birini çağırmış.
“Alın bu adamı Üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.
Padişahın adamları ’peki’ deyip adamı alıp Üsküdar’a götürmüşler.

Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler.
Baba, “niçin?” demiş. Askerler:
“Hele sen bir beğen bakalım” demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline.
“Ne olacak şimdi” demiş.
“Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demiş.
Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişah’a haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:
“VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT!”


Yahya baba, II. Bâyezîd Hân zamanında, Edirne Bâyezid Külliyesi'nin aşçılarından biridir.. Arkadaşları hoşaf, kebap sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır. Mübârek işe girişti mi, ibadet ettiğini sanırsınız. Pirinçleri salavat getire getire ayıklar, yağını tekbirlerle eritir. Tuzunu Besmele ile, suyunu Fatihalarla salar. Zaman zaman gözünü yumar, enbiyayı, evliyayı aracı yapar, 'tan bereket arzular.

Onun pilavı herkese yeter, hatta artar. Ancak o tek pirinç tanesine bile kıyamaz; artanı Tuna nehrine atar. Balıklar onun geleceği saati bilir, köprü başında toplanırlar.

Kilerci, bakar pilav artıyor; pirinci aşçıya az vermeye başlar. Ama Yahya Baba bir kere bile "Bu pirinç yeter mi?" demez. Kilerci şaşkındır. Her gün pirinç miktarını biraz daha kısar ama pilav azalmaz, aksine çoğalır. Yine herkes doyar, Tuna'nın balıkları bile nasibini alırlar. Kilerci, bunu izah edecek tek kelime bilir: "Bu bir keramet!"

Çok dener ve emin olunca Pâdişaha çıkar. "Bu Yahya Baba boş değil sultanım der, halbuki biz ona amele muamelesi yapıyoruz."

Bâyeziîd-i Velî gönül ehlidir ve aşçı ile tanışmak ister. Kilerci ile bir plan yaparlar. O gün Yahya Baba'ya çok az, hatta gülünç denilecek kadar az pirinç verilir. O her zamanki gibi okur, âlemlerin Rabbi'nden Halil İbrahim bereketi diler. Pilavı çok lezzetli olur, üstelik kazanlara sığmaz. Yahya Baba artanları yine yüklenir, Tuna'nın yolunu tutar. Tam kepçeyi daldırıp balıklara atarken Padişah ortaya çıkar.

"Ne oluyor bre der. Yoksa devlet malını israf mı edersin?"

Yahya Baba tutulur kalır. Ancak balıklar kafalarını sudan çıkarıp;

"Ayıp olmuyor mu sultanım derler. Koca devletin artığını bize çok mu görüyorsun?"

Yahya Baba öylesine mahcup olur ki, anlatılamaz. Utancından secdeye kapanır, 'a sığınır. Bâyezîd-i Velî onun kalkmasını bekler, ama geçmiş ola....

Mübarek çoktan rûhunu teslim edip kavuşmuştur rahmet-i Rahmana


"Evet, ben de şaka yaparım,

fakat şaka yaparken bile

sadece hakikati söylerim."

Hz. Muhammed Mustafa SAV

_________________
 
 
 
Kendisine hakaret edilen Hz. İsa'ya (a.s.):
- "Niçin karşılık vermediniz?" diye sorduklarında:
- Herkes yanındakini verir, demiş. Onda olan, benim yanımda yoktu.


Lokman Hekim'e :
Bilgeliği kimsen öğrendin? diye sorduklarında ondan şu cevabı almışlar:
Körlerden öğrendim. Çünkü onlar elindeki değnekle tam araştırmadan adım atmazlar.
Basacakları yerin sağlam olduğundan emin olduktan sonra adım atarlar...
Bundan dolayı ben de bir şey yapacağım zaman düşünür,
faydalı ise konuşur, yararlı ise yaparım...
Faydasız ise bırakmayı ve susmayı tercih ederim.

_________________

AT NALI UĞUR GETİRİR Mİ?
Kadıköy Camiinde vaaz vermekte olan Osman Demirci Hoca'ya:
- Hocam, diye sormuşlar. At nalını evimizin kapısına asarsak uğur getirir mi?
- Demirci Hoca:
- Zannetmiyorum, diye cevap vermiş. O nallardan her atta dört tane var ama, bütün gün kamçı yiyip duruyorlar.

_________________

Ne Bal Var Ne de Pekmez

A. Geylanî Hazretlerinin üzerine hiç sinek konmazdı. Onun bu haline vakıf olanlardan biri sordu:

- Üzerinize sinek konduğunu hiç görmüyoruz? Sebebi nedir?

Şu cevabı verdi:

- Niçin konsun ki? Üzerimde ne dünyanın pekmezi var, ne de ahiretin balı...
_________________



Mezar Taşı

Behlül Dânâ'ya biri sorar:

- Oğlum öldü. Mezar taşına ne yazdırayım?

Behlül Dânâ şu cevabı verir:

- Şunu yazdır: "Dün altında olan çimenler bugün üstünde yeşerdi. Ey yolcu anla ki, şu toprak günahtan gayri her şeyi örter."
_________________


Hırka

Vaktiyle adamcağızın biri, Abdülkadir Geylânî Hazretlerine gelerek:

- Aman yâ Hazret, mübarek hırkanı bana giydir de, senin hâlin ile hâlleneyim demiş.

Geylanî Hazretleri de şöyle cevap vermiş:

- Sen kendin o hâli bulmadıkça, hırkamı değil kendimi giydirsem fayda vermez
_________________


Kardeşlik

Mevlânâ Hazretleri, müridleriyle birlikte bir gün yolda giderken birkaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görürler. O esnada müridlerinden biri, bu güzelliğe gıpta eder ve şöyle der:

- Ne güzel bir kardeşlik örneği, keşke bütün insanlar bundan ibret alsa.

Mevlânâ Hazretleri tebessüm buyurarak şöyle karşılık verir:

- Aralarına bir kemik atıver de o zaman gör kardeşliklerini
_________________



HER KOYUN

Harun Reşit, kendisini sık sık ikaz eden Behlül Dânâ Hazretlerine:
- Sen kendi işine bak, dermiş. Her koyun kendi bacağından asılır.
Bir gün sarayı pis bir koku kaplamış. Sebebini araştırdıklarında, üst kattaki bir odada bacağından asılı bir koyun bulmuşlar. Bu işi yapanı da keşfetmişler tabi ki: Behlül.
Halife, kendisini sıkıştırdığında:
- Gördüğünüz gibi, her koyun kendi bacağından asılır efendim, demiş. Fakat etrafı kokuttuğu için, herkesi rahatsız eder.

_________________

ZOR AMA GÜZEL

Cüneyd-i Bağdâdî'ye:
"Sabır nedir?" diye sorduklarında şu cevabı vermiş:
- Yüzünü ekşitmeden, acıyı yudumlamaktır.

_________________

İNSAN ve TANSİYON

- "İnsan, kâinata hakim bir varlıktır"
diyen felsefe öğretmenine,
öğrencilerden biri, şu cevabı vermiş:
- Tansiyonuna bile hakim olamayan insan,
kâinata nasıl hakim olur?

_________________

Boynuz-Akıl

İmâm-ı Azam Hazretleri,
bir gün kendisine doğru gelmekte olan bir hayvana yol verip kenara çekilmiş.
Orada bulunanlar Ebu Hanife'ye niye kenara çekildiğini
sorduklarında ondan şu cevabı almışlar:
"Onun boynuzları var, benim ise aklım." 


Neden Boşuna Para Alıyorsun

İmam Ebu Yusuf'a birisi öğrenmek istediği bazı konularda sorular sormuş. Ebu Yusuf, soruların bazılarına:
"Bilmiyorum" cevabını vermesi üzerine sorduğu soruların
bir kısmına cevap alamayan şahıs:
"Bilmiyorsun madem devlet hazinesinden neden boşuna para alıyorsun?" diye fırça atmaya kalkınca, İmam Ebu Yusuf şöyle diyerek
muhatabını susturmuş:
"Ben devlet hazinesinden bildiklerim için para alıyorum.
Bilmediklerim için para almış olsaydım devlet hazinesinde para kalmazdı.


Derviş, bir kucak elma ile bayırlar aşan bir genç kıza rast gelmiş bozkır sıcağında.
Yorgunluktan al almış kızın yanakları.
"Nereye gidersin? Ne doldurdun kucağına?" diye sormuş.
Uzak bir tarlayı işaret etmiş kız.
"Sevdiğim çalışıyor orada.
Ona elma götürüyorum."
Kaç tane diye soruvermiş derviş baba.
Kız şaşkın; "İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?"
Usulca kırmış elindeki tespihi derviş....
İnsanın nasıl güldüğünden edebini,neye güldüğünden aklını anlarım...   (Mevlana)

************************
Yürüyenlerin ayağı tökezler, duranların ve yatanların değil. O halde her düştüğünüz yeri öpün ve bir çığlık atın: "ALLAHu Ekber!" ...  
(mustafa islamoglu )

 
 
 
 
 

 
İnsan vav şeklinde doğar

İnsan vav şeklinde doğar,
 bir ara doğrulunca kendini elif sanır.
 İnsan iki büklüm yaşar,
oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.
 Kulluğun manası vav dadır,
elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.
 O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar.
 Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.
Rabbi vav gibi mütevazi olsun ister kulları.
 Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.
 İbrahim ateşte vavdır,
Nemrut bizzat ateşe odun.
 Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.
 İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.
 Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?
Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse,
 kainatın dengeside o kadar düzgündür.
 Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.
 Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken
insan belki o yüzden boşlukta kalmamış,
 Rabbi onu imanla doldurmuştur.
 Evvelde eliftir,
 bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.
 Manayı bilmeyenler vav diyemez vay der.
 Buna anlamca vaveyla denir.
 Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir.
 Elif bir ağaç ve insan onun dalıdır.
Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.
 Her biri Dal olur ve o ağaçtan beslenir.
 Vav olur o ağacın gölgesine sığınır.
Ve Allah insana seslenir,
peygamber eliyle ulaşan mesajı
hem dal hem vav ol der insana.
"Mümin erkekler ve mümin kadınlar
 birbirlerinin velileridir.
 İyiliği emrederler;
 kötülüğe engel olurlar.
 Namaz kılarlar, zekat verirler.
 Allah’a ve Resulüne itaat ederler.
 İşte bunlara Allah rahmet edecektir.
 Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir."
Başkasının önünde eğilmek ne zordur.
 Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır.
Krallara boyun eğmemiş insan görmediği
bir varlığa mı itaat edecektir?
 İnsan kendinin bile farkında değildir
 iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan
 sütunlar gibi durmuştur elifin ardında,
 kainatın gezegenleri yuvarlanıp
 son harf misali peşinden giderken,
 insan yolculukta geri kalmanın acısını
 ne zaman anlayacaktır.
 Zordadır sığınacak yeri yoktur.
Evrene ve seslere kulak verenler duyar
yeniden o kutlu çağrıyı;
"Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin.
Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve
Allah’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına
 namaz elbette ağır gelir"
Sonra çağırır insanı,
 belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet,
 belki kendi yanına çağırıyordur.
İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!”
Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim,
 yıldızları ayağına sereyim,
 sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler,
 sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.
 Secde et, vav ol,
 vay dememek için la şey olan insan her şey
 demek olan Rabbinin önünde...
Hakan Türkyılmaz
Aşkın Vav Hali
Ey aşkın binbir başlı vav hali

Ey sonsuz kavram
Gaflet vaktinde
Gel gönlümün üstüne
Usta bir hattatım ben
Aşkı çizerim mekânlara
Aşk sığmaz ki bu ummana
Vav olur gözlerimiz
Bürünürüz canlara
Bir seyyah gibi
Gelip göçen, göçüp giden
Bu mekândan mekân’a
Demem o ki
Tarifini yapamam ben imkâna
Bir hattatım
Zamana vav çizmekteyim
Hilalin dolunaya
Dolunayın hilale dönüştüğü zamana

Ve mahlukat
Nefes nefes aşk çekerken Mevla’ya
Üstümde aşk kokusu var
Yaşadıkça beni yontar
Ve benzetir insana
Elimde vav
Gönlümde vav
Gözümde vav
Dem dem vav kesilirim
Beni insan yapana
Ey kalbimden geçeni bilen Allah’ım
“Kulum” de kâfi bana
İster nârına garket
İster nuruna

Mehmet Ekinci
 
ALLAHIM !
 
BANA ÖYLE BİR GÖNÜL VER Kİ:
Bir kuruluşun tepe noktasında yetkili olsam bile,
bunu asla başka şekilde kullanmamalıyım.
Günlük yaşamda "ben" yerine, daha çok "sen" sözcüğünü kullanabileyim...

BANA ÖYLE BİR SEVGİ VER Kİ:
Sonsuz bir hazine gibi bitmesin, çoğalsın daha da sevdikçe,
doldursun sarsın çevremi.
Hatta düşmanlarımı da sevebileyim...
 
BANA ÖYLE BİR GÜÇ VER Kİ:
Herkesten daha çok çalışabileyim, tutsak düşmeyeyim
doğanın koşullarına, eşim ve çocuklarımı da mutlu et ki,
mutluluğu başkalarına da götürebileyim...

BANA ÖYLE BİR SAĞLIK VER Kİ:
Düşünebileyim, konuşabileyim.

BANA ÖYLE BİR ERDEM VER Kİ:
İbadet edebileyim, iyilik etmeyi ve sevinçten buğulanmış gözlerle,
teşekkür edenlere;
bir şey yapmadım, anımsamıyorum diyebileyim.
 
BANA ÖYLE BİR YETENEK VER Kİ:
İyi eş, baba, anne, iyi komşu, iyi arkadaş, iyi vatandaş olabileyim.

BANA ÖYLE BİR UMUT VER Kİ:
Bugüne kadar yapmış olduğum hatalar için
karamsarlığa düşmeyeyim, herşeyden aklanmış olarak yaşama
yeniden başlamak üzere bağışlanabileceğimi bileyim.

BANA ÖYLE BİR ANLAYIŞ VER Kİ:
düşünebildiğim, yargılayabildiğim, inandığım, kahrolduğum,
 varolduğum şu anda bu sözleri
söyleyebildiğim için şükredebileyim.

BANA ÖYLE BİR TALİH VER Kİ :
Yıllar sonra beni hatırlayanlar "herkese iyilik eden,
 tüm insanları seven,o düzeyde de sevilen bir kişiydi "
 diye konuşsanlar ve ben de huzur içinde olabileyim.
 
BANA ÖYLE BİR İRADE VER Kİ:
Birgün yenilip, içimdeki şeytanın kurallarına doğru yönelirsem;
bu bir düşünce ise düşüncemi, bu bir adım ise ayağımı, bu bir
 uzanma ise elimi durdurabileyim.

BANA ÖYLE BİR SABIR VER Kİ:
Sükûneti bulayım, durabileyim, düşünebileyim...
 
OL, OLMA
* İtil, 
atıl ama, satılma!                                                     
* Doğrul, devril ama, eğilme!
* Beslen, uslan ama, yaslanma!
* Tanış, konuş, yaklaş ama, uzaklaşma!
* Zulmü devir, nefsi devir ama, çam devirme!
* Okumaktan zarar gelmez  oku ama, lânet okuma!
* Rakibini geç, sınıfını geç ama, gülüp geçme!
* Ev al, araba al, abdest al ama, bedduâ alma!
* Gözünü aç, kulağını aç, kapını aç ama, ağzını açma!
* Davet et, hayret et, af fet, tevbe et ama, ihânet etme!
* Satıcı ol, alıcı ol, kalıcı ol, bulucu ol ama, bölücü olma!    
* Hedefe koş, cihada koş, yardıma koş ama, ortak koşma!
* Fidan besle, hayvan besle, çocuk besle ama, kin besleme!   
* Emek ver, kulak ver, bilgi ver ama, hiçbir zaman, boş
   verme!  
* Eşini beğen, işini beğen, aşını beğen ama, kendini beğenme!
* Gününü say, servetini say, büyüklerini say ama, yerinde
   sayma!
            * Paranı ver, gönlünü ver, selâm ver, canını ver ama, sırrını   
               verme!    
 
 
        

Yüregim seninle mühürlensin...

 
Aradığım sendin güle dönerken şafaklar, küllenirken akşamlar…
Gül kızıllığında müjdeler aradım ebrulî bulutlardan hüzme hüzme süzülürken ışıklar.

Çöl benim içimde, acı benim içimde. Mecnun’un, geceler ve gündüzler boyu Leylî iniltilerini bir ney gibi dinleyen kum taneleri ayaklarımın altında ateş ateş çoğalırken, geceyi özlüyorum.
Gecelerde dolunaylar gibi doğasın diye ufkumda yâr!

Çölün sessizliğine düşerken yıldızlar, yüreğimin kuytularına serinlikler insin cennet cennet ne olur!
Bir aslan avcısının çölün hür ufuklarında geceyi yorumlayıp da,
“Ebedi ve ezeli Sevgilinin dört duvar arasına sıkıştırılamayacağını anladım.” deyişi gibi ben de gönül semalarımda yıldız yıldız beliren mühürlerine bakıp seni yaşamak istiyorum içimde ey sevgili!

Benim için her gül yaprağında sen, her yağmurda sen, her rüzgârda sen…

Varlığım seninle…
Zamana senin adınla mühür vuruyorum.
O mühürler ki, zamanın sonsuza uzandığı yerde ancak yine senin adınla açılır,
yine senin adınla okunur.

Gönlümün gaflet çölünde perişan düştüğü demlerde hasretimi affıma ferman say da ne olur ötelerin tütsüsüyle yeni mühürler vur yüreğime.
Zaman ırmağının donduğu ötelerde de açılacak sonsuza uzanan yeni mühürler.
Yüreğim seninle mühürlensin.

Adım, adınla bilinsin yâr!
Adımlarım ne yana dönse sana olsun.
Ki, sen her yanımdasın.
Biliyorum şah damarımda akan kan, daha yakın değil bana senden.

Yakınlığın gül tadında yanmaksa eğer uğruna,
ne olur beni de yak yaprak yaprak aşkınla.
Bin kerre bozduğum tövbelerden sonra yeni baştan yazılsın gecenin en mahrem saatlerinde aşk kitabım.

Kitaplar kitabından nasibime ilkin nasıl adın düşmüşse, yine öyle adınla başlasın satırlar.
Nice gönlü bin parçaya bölen Züleyha bakışlı güzellerin aşk sayfaları rafa kaldırılsın Yusuf kanatlarıyla.
Titreyen dudaklarımdaki son mühür, son isim, son çağrı son tat adın olsun…

Bunu affıma ferman bilirim.
Sen varsan yâr, her şey bana yâr!

Vücut zindanında sana müştak gönlüm nice baharlar yaşar adınla
yağmur yağmur,
demet demet.

Mısır’a sultan olmak değil mi ki ışığa hasret köhne zindanlardan geçiyor,
beni de nefsin zindanında esarete mahkûm bir Yusuf say da,
arındır ve sonra da kavuştur özgürlüğüme yâr!

Bilirsin, özgürlüğüm, sana tutsaklığımdır.

Arzuların kör kuyusuna benim de atılmışlığım vardır.
Ne olur beni de Yusuf’lardan say, yolla ümit kervanlarını, sal rahmet kovanı.
Ufkum senin rahmetinle şenlensin. Göz sahillerimde dalgalar senin adınla coşsun.

Tesellim; hasretimdir, gözyaşımdır, umudumdur…

Bulut bulut dolan yüreğimden sana akıtıyorum gözyaşlarımı yâr!
Önce adın, sonra adımlarım…
Ben bir gelirken sen iki gelensin.
Benim için bana benden daha çok yönelensin.
Çağları aşan çağrılarınla günü beş parçaya bölerken,
ne olur her parça benim için bir altın dilim olsun secde secde sana yönelişlerimle…

Osman Alagöz


Dinle Ahuzarım...
 
Payımıza hasret düştü ahûzârım. Yaşamak zorunda olduğumuz bu hasretliğe daha ne kadar dayanabilirim bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var; sensiz koca bir yürek yangınının ortasındayım. arem sensin ahûzârım... 
 
Kendimi aradığım kuyunun başından elini uzat bana. Ne olur bir daha ellerimi bırakma. Korkuyorum...  Dünya çilehânesinde hasret zincirine vurulmuşum. Bana özgürlüğümü geri ver ahûzârım.  Bu kadar anlamsızlığın ortasında yorgunum. Hâlim kalmadı söz söylemeye. Kelimeler bile anlamını tek tek yitirirken, ben tükenmeyen bir ümitle bekliyorum seni. Anlamını yitirmeyen bir tek sen kaldın ahûzârım. Ne olur yeniden yokluğa fırlatıp atma beni.  
 
Seni kör bir gecenin ortasında yitirdim ahûzârım...Dünya bütün acımasızlığı ile sırtıma bindiğinde seni hesaba katmadan harab ettim. Suçluyum biliyorum. Bak işte cezamı çekiyorum. Dar zamanların ortasında seni arıyorum hiç durmadan. Gündüz hasretinden dem vuruyorum bulutlara. Gecelere ''günaydın'' diyemez oldum artık. Sen yanımdayken gecelerim bir bahar aydınlığından farksızdı.   
 
Şimdi gündüzün ortasında bile karanlıklar kaplıyor içimi. Biliyorum aydınlık günler uzak değil.  Gelişinle bahar rüzgârları esecek dört bir yanımda. ''Ben'' diyebileceğim artık. Aydınlık günlerin ışığında yokluğun içinden bir '' ben'' olacağım artık.    
 
Bekliyorum ahuzârım...Şu gök kubbbe altında her karanlığın sonu aydınlıktır. Hükmü bâki değildir karanlıkların. Sessiz sedasız seni beklediğim sabır dolu günlerde aydınlığındır tek umudum. Türküler yaktım ardından. Sen gel diye ahuzârım.  
'Gam elinden benim zülfü siyahım
Peykan değdi sinem yaralandı gel
Suna başım için ağlatma beni
Bugün sevda candan aralandı gel'' 
 Kübra GÜLALTUN


Ah!
 
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Sahi mi? Yani, sayısız günahlar işlediğim halde,
hiç günah işlememiş sayılacağım öyle mi?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Ciddi misiniz?
Oysa, bana kalsaydı, ben kendimi bile bu kadar kolay affedemezdim. Dostlarımdan bile öyleleri var ki, bir hata ettim diye beni defterden sildiler. Artık görüşmüyorlar. Ben de çoğu arkadaşıma ilk hatasını görür görmez küstüm. Hiç hata etmemişler gibi davranmam çok zor onlara. Oysa siz...
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Daha önce tövbe etmediğim günahlarım da var benim.
Özür dilemeyi unuttuğum hatalarım var.
Yanlış olduğu halde,
yanlışlığını kabullenmediğim bir sürü yanlışım var.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Nasıl yani?
 İçimde azıcık bir pişmanlık olsa bile, özür dilemiş mi sayılıyorum?
Dilime varmayan içimdeki “ah!”lar da tövbe diye mi kabul ediliyor. Yüzümün kızarması da… Öyle mi?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Ben... Şimdi.. Tövbe etsem... Olur mu ki?
Yani, şimdi hatırladıklarım için özür dilesem
 hepsine tövbe mi etmiş olacağım?
Hepsinden affedilebilir miyim sahiden?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Doğru ya, “hiç günah işlememiş gibi” diyorsunuz.
 Hiç günah işlememiş gibi olmak için hepsinin
 bağışlanmış olması gerekli.
Hımm; anladım.Peki, ya yeniden günah işlersem?
O zaman sözümden dönmüş olacağım.
İyice günaha dalacağım.
 En iyisi, en sonunu beklemek özür dilemek için.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-O günahtan da tövbe edebilirim yani..
Özür dilemek için her zaman fırsatım var demek!
Ama neden bu cömertlik? Niye bu kadar bağışlayıcılık?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Sevildiğimi bileyim ha!
Hata edebileceğim baştan biliniyordu ama yine de var edildim.
 Günah işleyeceğim belliydi ama yine de nefes veriliyor bana.
 Özür dilerim umuduyla..
Her sabah güneş, ben özür dilerim belki diye mi geliyor dünya ufkuna? Yeter ki, özür dileyecek içtenlikte olayım. Huzura geleyim.
 Günahsızlığıma güvenip huzurdan kaçmamdan ise,
günah vesilesiyle de olsa huzura gelmemi iyi bir şey sayıyorsunuz. Boynumu bükmem, mahcup olmam,
gözlerimin yaşarması bu kadar mı önemli sizin için?
Günahsızlıktan bile önemli ha!
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-İçimde bir ateş bir ateş ki, hiç sormayın! Yanıyor, yakıyor.
Yanıyor, yakıyor. Söner mi, dersiniz?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Hiç günah işlememeye içten niyetlenirsem olur öyle mi?
Ama şaşırırsam başka..
 Unutsam da yeni imkanlar var önümde.
Kredim bitmiyor hemen.
Yeter ki o içtenliği bir an hissedeyim.
 Yani, hiç günahsız bir bebek gibi, hiç hatasız bir
dost gibi tatlı bir mahcubiyetle yaşamamı istiyorsunuz.
Beyaz bir sayfayı hiç kirletmeme ihtimamını
kuşanayım yeter;öyle mi?
 -Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”
-Özür diliyorum Rabbim... Bin özür; milyonlar özür...
Çok utanıyorum; çok mahcubum. çok, çok...
N’olur, affet beni, affettiğini bildir.
 Affedildiğimi hissedeyim.
Söz veriyorum (veriyorum mu ki?) bir daha asla!
Bir daha asla, bir daha asla, bir daha asla, bir daha asla...
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Hiç günah işlememiş gibi mi gerçekten...
Yani, günah işleyip de affedilmiş bile değil.
Sanki hiç işlememiş gibi! Hiç! Hiç! Hiiççç!
 Affedildim mi şimdi?
 Yeni baştan adam sayılıyorum ha!
Sıfırdan başlıyorum demek!
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Hatalarım hiç yüzüme vurulmayacak demek!
Hatırlatılmayacak bana. Unutturulacak.
Hatırlayıp da utanmayayım diye.
Hatırladığım olursa da,
içimdeki sızıyla bir daha özür dileyeyim diye.
 Defterimden de silinecek, hafızamdan da.
Hatta, affedildiğimi bile hatırlamayacağım.
Ne güzel bir bağışlama bu.
Bağışlayan bağışladığını bağışladığına fark ettirmiyor bile.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Hiç günahsızlar nasıl yaşarsa, öyle mi yaşamam
gerekiyor bundan böyle?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Efendim?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Sesiniz, sesiniz, ne güzel sizin! Bir daha söyleseniz!
Bir daha! Sözünüzden de güzel sesiniz.
 Müjdenizden bile tatlı söyleyişiniz.
 N’olur, bi’daha konuşsanız!
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Yüreğime su serptiniz!
 Ne kadar serinledim bir bilseniz.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Efendim, siz ne güzel müjdecisiniz!
Fakiri sevindirdiniz.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”
-Efendim, Siz.. Siz.. Siz... Siz... Siz...
 Ne güzel elçisiniz!
 Niye buraya kadar zahmet ettiniz? Ah!
 
 
 
GENÇLİĞE HİTABE

Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!"
şuurunda bir gençlik...
Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre...
Birincisi iki buçuk asır...
 Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet...İkincisi üç asır...
 Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet..
Üçüncüsü bir asır... Allahın, Kur'an'ında
"belhümadal - hayvandan aşağı"
dediği cücetaklitçilere ve batı dünyasına esaret...
Ya dördüncüsü ?... Son yarım asır!..
İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle,
 madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında
ebedi helake mahkumiyet...
 İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören...
Bunları,yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık,
çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür
diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi...
 Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilakı yeni
 bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle
bütün "dikey"leri "ya tay" hale getirecek bir çığlık kopararak
"mukaddes emaneti ne yaptınız?"
diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...
Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının,evinin,
kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan,
 meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakkındır"
 düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan
ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik...
Emekçiye "Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar
 sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın.!
Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla,
kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan
 daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta
başı boş bırakılamazsın!" diyecek...
Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul emrini
kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça
serbest nefes bile alamazsın!" ihtarını edecek...
Kökü ezelde ve dalıi ebedde bir sistemin, aşkına,vecdine,
diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...
Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan
ve bunca keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa
çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı,
Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı
adamında bulduğunu sandığı şeyi,
o mübarek oluş sırrını,her sistem ve mez hebe ortada
 ne kadar illet varsa devasının
 ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin,
İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna,
 İslâm âlemine ve bütüıı insanlığa model teşkil edecek bir gençlik...
"Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan
fert fert "ben varım!" cevabını verici,
 her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!"
fikrini besleyici bir dâva ahlakına kaynak bir gençlik...
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi
cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette usule,
stratejiye uygun bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle zifiri karanlıkta,
ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin;
ve gerçek kahramanlık madeniyle sahtesini ayırdetmekte
kuyumcu ustası bir gençlik...
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü,
yalancı ders kitabı,dema gog politikacısı,çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı,takma diş fabrikası,
 fuhuş albümü gazetesi,mümin zindanı mâbedi,
temeli yıkık ailesi, hasılı kendisini yetiştirecek
bütün cemiyet müesseselerinden
aldığı zehirli tesiri üzerinden atabilecek,
kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar
nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı
içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa,
gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini
 beğenmeyecek, onlara "siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş
marka müslümanlarısınız !
Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden
hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek
 müslümanlığın "na sıl" ını ve "ne idüğü" nü
her haliyle gösterecek bir gençlik...
Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu ,
hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezâyı bütün yıldızlariyle
 manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak,
ve O'ndan başka hiçbir tutamak,dayanak, sığınak
 tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur
farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir genç lik...
İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum.
Şekillenmesi,billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbazlık kodamanların viski çektiği kamış borularla kalemime
ciğerîmden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve
zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında,
uykusuz,su suz, ekmeksiz,başımı secdeye mıhlayıp bir ömür
 Allaha hamd etme makamındayım.
Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur:
Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken,
 Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da
gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!
Allahın selâmı üzerine oIsun...

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..

Necip Fazıl KISAKÜREK
 




 
 
EMİN MİSİN ?

Yağmurun birgün dinmeyeceğinden,
 hiç bitmez görünen hayat ırmağının
 birgün kurumayacağından,
sizi alıp diyardan diyara gezdiren rüzgârın
 duruvermeyeceğinden.
Emin misin ?
Hep atan yüreğinin duruvermeyeceğinden,
gören gözünün hep göreceğinden,
duyan kulağının hep duyacağından.
Emin misin ?
"Ben olmazsam olmaz"
dediğiniz işlerin asla sensiz yapılamayacağından,
sen olmazsan dünyanın duruvereceğinden,
 seslendiğinde titrettiğini sandığın
şu dağların hep emrinde olacağından.
Emin misin ?
Sana uzanan ellerin hep yanında olacağından,
 yüreğini verdiklerinin birgün
 sırtlarını dönüp gitmeyeceğinden.
Emin misin ?
Boynuzsuz koyunun,
boynuzlu koyundan hakkını alacağı günde;
 balıklardan kuşlara,
ağaçlardan güneşe,
üzerindeki mesajları okuyup anlamadığın
yaratılmışların senden şikâyetçi olmayacağından.
Emin misin ?
Sana hep açık duran ilahî kapıların
 bir gün kapanmayacağından ve
şaşırıp kalmayacağından.
Emin misin ?
Karanlığın içinde kaybolup giden çığlıkları duyabildiğinden,
yüreğindeki ışıktan başkalarına da verebildiginden.
Emin misin ?
Güzel bir hayat yaşadığından,
yapabileceğin herşeyi yaptığından.
Emin misin?
Bütün bunlar için bir kere daha fırsatın olacağından.
Sahiden emin misin ?
 
 
 
HERŞEYE SEBEP OLAN "İKİ ŞEY"!
İnsanı iki şey öldürürmüş:
1- Sevmediği insanın silahından gelen mermi
2- Sevdiği insandan gelmeyen ilgi
 
İki şey "Kalitesiz insan" 'ın özelliğidir:
1-Şikayetçilik
2-Dedikodu
 
İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:
1- Bakış açısını değiştirmek
2-Karşısındakinin yerine kendini koyabilmek
 
İki şey yanlış yapmanı engeller:
1-Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2-Hak yememek
 
İki şey kişiyi gözden düşürür:
1-Demagoji (laf kalabalığı)
2-Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek)
 
İki şey insanı “Nitelikli İnsan” yapar:
1-İradeye hakim olmak
2-Uyumlu olmak
 
İki şey “Ekstra Değer” katar:
1-Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
2-Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek
 
İki şey geri bırakır:
1-Kararsızlık
2-Cesaretsizlik
 
İki şey kaşif yapar:
1-Nitelikli çevre
2-Biraz delilik
 
İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar:
1-Baskın yeteneği bulmak
2-Sevdiğin işi yapmak
 
İki şey başarının sırrıdır:
1-Ustalardan ustalığı öğrenmek
2-Kendini güncellemek
 
İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır:
1-Niyetin saf olması
2-Ruhsal farkındalık
 
İki şey milyonlarca insandan ayırır:
1-Sorunun değil, çözümün parçası olmak
2-Hayata ve her şeye yeni (özgün,orijinal,farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek.
 
İki şey gelişmeyi engeller:
1-Aşırılık (mübalağa,abartı,ifrat,tefrit)
2-Felakete odaklanmış olmak
 
İki şey çözüm getirir:
1-Tebessüm (gülümseme)
2-Sükut (susmak)
 
İki şeyin değeri kaybedilince anlaşılır:
1-Anne
2-Baba
 
İki şey geri alınmaz:
1-Geçen zaman
2-Söylenen söz
 
İki şey gerçek sondur:
1-Cennet
2-Cehennem
 
İki şey ulaşmaya değerdir:
1-Sevgi
2-Bilgi
 
İki şey özgürlüktür:
Vatan ve Bayrak
 
İki şey “hayatta önemli olan her şey” içindir:
1-Nefes alabilmek
2-Nefes verebilmek 
 
 

 
Facebook beğen
 
Reklam
 
 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=